Gökyüzüne verilebilecek reklamlar ve açık kalan kapılar*


Nedir? İsminin anlamı yani? diye sordu. “Ses” dedim.  O kadar. Sadece ses.

Sessizliğin koşullara göre ne kadar manalı, ne kadar derin, ne kadar acımasız olduğunu ve derin bir sessizliğin, okuyabilen için binlerce kelime saklayabileceğini bilecek yaştasın. Bu yüzden isminin anlamını önemse. Öyle tükürür gibi çıkmasın ağzından, dedi.

Oysa sadece bayram öncesiydi, çok yoğun bir gün geçiriyordum ve deniz kıyısında soluklanmak istemiştim. Konuşacak halim yoktu.  Yaşadığım ülkede seksen altı bin küsur  Seda vardı ve en çok kullanılan altmış altıncı isimdi. Pek azını tanıyordum. Bir kaçı dışında hepsinin ortak özelliği gösterişli ve kaygısız olmalarıydı. Ama bunu da önemsemiyordum. Düşünecek daha önemli şeyler vardı. İnsanlar televizyon izlemek yerine pencerede oturup denizi seyretseler, gökyüzüne de reklam verirler miydi gibi şeyler mesela.

İspanyolca “İpek” demek, dedim. Osmanlıca’da  meme anlamı olduğuna dair rivayetten bahsetmedim. Espri anlayışı hakkında fikrim yoktu çünkü.

Bu konuşmadan birkaç dakika önceydi, bayram tatilinden önceki son iş gününü bir deniz kıyısı kasabasında bitirmiştim. Sahilin yenilenmiş banklarından birine oturdum, kulaklıklarımı taktım, “En sevdiğim oyun kendini kandırmaca” adlı playlisti açtım, o sahil kasabasına daha önce de gelmiş olduğumu hiç hatırlamadım. Uçaklara verilebilecek çirkin reklamlar üzerine düşündüm ve kalktım.

Tam o sırada tekerlekli sandalyesinden bana seslendi: “Resmini çiziyordum lütfen beş dakika daha otur, hemen bitiririm.”

Gitmem gerektiğini, yolumun kısa olmadığını söyledim.

Bebeklerin ilk çıkan dişleri alt iki dişleridir ya hep, işte onun da son kalan iki alt dişini göstererek gülümsemesine istemsizce karşılık vererek karşısına oturdum.

-Böyle oldu mu?

Gülümsemesi yüzündeki gölgeyi tamamen aydınlattı bu kez. Kumaş eczane torbasından sigarasını ve yeni bir kağıt istedi, uzattım.

Onun ismi ve anlamı üzerine konuşamadık.  “Devlet o kadar çok değiştirdi ki ben bile hatırlamıyorum” dedi.

-Sağcı mıydın, solcu mu?

Ülkücüydüm ben, sevmezsin sen,  dedi.

Sessizliğin gizlediği kelimelerin farkında bir ülkücüyü koşullara göre sevebilirim, dedim.

Bir suratın ana hatlarını çizdi. Sonra kafasını kaldırıp uzun uzun baktı. “Unutmak için önce affetmen gerek” dedi. Eğilip kalemiyle gözler arasındaki mesafeyi ayarlamaya koyuldu.
Uzun zamandır böylesi şaşırdığımı hatırlamıyorum. “Nasıl yani??” Diye sordum.

“Çok kırgınsın, hırsla aklındaki her şeyi silmeye uğraşıyorsun, böyle olmaz, sakinleşmeli ve affetmelisin. Ancak o zaman silmek istediklerini silebilirsin. İnsan ancak affettiğinde gerçekten unutur” dedi.

-Nereden çıktın sen akşam vakti? Bütün bunları nerden çıkardın?

“Ben hiçbir şey anlamadım ve hissetmedim. Öyle yeteneklerim yok. Sen zaten herşeyi anlatıyorsun” dedi.

Sustum. Daha fazla üstelemedim. “En sevdiğim oyun kendini kandırmaca” listesi bir yere kadar vardı. Kulaklıkları çıkarınca gerçek hayata dönüyordun ve ben büyük ihtimal bir ara bir kapıyı açık bıraktığımdan acayip sürprizleri çekiyordum. Hangi kapı olduğunu bulmam imkansızdı. İnsan kapatıp kilitlediği kapıları çok iyi bilir fakat açık bırakılarak eşiğinden hızla geçilen kapılar hep unutulur.

“Hayatta en dibi de gördüm, en yüksek yaşam standartlarını da,” dedi. ”Tahmin edemeyeceğin kadar iyi ve tahmin edemeyeceğin kadar kötü yaşadım. İçinde ailemin ve maddi gücümün olduğu yılları çıkarırsak hayatımın geri kalanı hastanede ve hapiste geçti. Çok ciddi işkence gördüm, kaburgalarımı kırdılar, sakat bıraktılar… Bunları sana anlatmayacağım. Bütün bunlardan öğrendiğim tek şey var, “Acımıyor!” diye bağırırsan gerçekten acımıyor.” Dedi.

"İşte bu yüzden, ne yaşarsan yaşa, acımıyor diyeceksin, her zaman birilerinin elini tutacak gücü kendinde bulacaksın ve bırakacak gücü tabii."

Gözlerim doldu. Bazen gözlerim öfkeden mi doluyor, üzüldüğümden mi, yoksa bir nokta var içimde de oraya dokunulunca mı kestiremiyorum. Sanırım sonuncusu. O noktayı kimi zaman yok etmek istiyorum. Çoğu zaman da nerede olduğunu bulup kontrolsüzce üzerine basmak.

Konuyu değiştirdim, 

-Hastane? Hastalığın ne?

“Kalp pili var bende, 6 ay sonra ömrü dolacak, nakli de reddettim” dedi.

Nedenini sordum, birden hiddetlendi. Yüzünde çocuksu, hırçın ve şaşkın bir ifade belirdi.

- Çünkü kalbi insan ölmeden çıkartıyorlarmış! Ölmemiş bir insanın kalbini nasıl alayım ben?

“Beyin ölümü diye bir şey var” dedim. Biraz anlatmaya koyuldum. İkna etmek için çabaladım. Belki bir faydası olur, söylediklerimin altını doldurur diye mesleğimden bahsettim.

“Ben biyolog falan anlamam. Bir insanın kalbi durmadan ölmeyeceğini bilecek kadar çok adam öldürdüm” dedi.

Sıradan bir beyaz yakalının, hayatın akışı içinde duymayacağı cümleler duyuyordum.

“Pili yenilesinler?”dedim. “Akciğerlerim  kötü durumda, uzun hikaye, olmuyor” dedi. Kendinden değil, benden bahsetmek istiyordu. Sanki denizi seyrettiğim üç şarkılık sürede hayatımın son çeyreğini izlemiş ve bu konuda edecek bir çift sözü vardı.

O’na birini öldürmek üzerine bir sürü soru sordum. Vicdan sahibi bir adamın -inandıkları uğruna-olduğuna kendini inandırarak başka hayatlara son vermesi üzerine kendime bir şeyler katabileceğim başka bir zaman dilimi ihtimali çok güçtü.

“Ben gördüğün gibi ağzında diş kalmamış engelli bir adamım, her yere aitim ve hiçbir yere. Bu yüzden beni yanlış anlayacağına dair korkum yok, saklama kendini, git uzanan eli tut.” Dedi.

O’na, birinin elini tutmanın sandığı kadar kolay bir şey olmadığından bahsettim.  

"Havada uçuşan bir sürü yalan var, havada uçuşan mermiler de oluyor zaman zaman, -miş gibi insanları var, her yerdeler. Mutluymuş gibi, çok seviyormuş gibi, çok duyarlıymış gibi, nasıl tamamlarsan işte. Herşeyi bildiğini sanan elleri çok kirli bir adam var. Artık üzülmeyi bıraktığın katiline aşık bir topluluk var, aynı havayı soluduğun.  Bir gün dayanamayıp, dile gelip ana avrat düz giderek kendini patlatacağını düşündüğüm yer küre var, insanlığımızın posasından  bir çöplüğe dönüştürdüğümüz. Kadınlar kalçalarını fotoşopla şekillendirip altına en sevdiğin şairin dizelerini yazıyor bu ülkede.  İki kere tıklayınca kocaman bir kalp oluyor. Ete kemiğe bürünse eldivensiz dokunamayacağın plastik duygular var. Sen bunca beyin yakan durumlar silsilesi içinde uzanıp birinin elini tutuyorsun. Bu ne demek biliyor musun? Varım. Bunlar var, ama ben de varım. Artık yalnız değilsin, demek. Var olmanın kolay olmadığını bilecek kadar yokoluşa tanık olmuşsun bayım. Beni anlayacağını umuyorum.”

Vedalaştık.

Elimi, iki elinin arasına koydu. Bunu yapmasaydı beni anladığına ikna olmayacaktım. Kritik hissiyatların sıradan ayrıntılarda gizli olduğunu düşünenlerdenim.

Dönüş yolunda, “ En sevdiğim oyun kendini kandırmaca” adlı playlisti sildim.

"Seda" isimli bir playlist oluşturdum ve içine Jeff Buckley’den çok güzel şarkılar koydum.



                                                                   ***

-Hayatta bazı şeyler tesadüftür. Diğerleri ise açık bıraktığın kapıların buyur ettiği rüzgarın getirdikleri.  Yol ayrımlarında seçmediğin yolların sana öğretecekleri de orada gizli.






*Yaşanmıştır.

Rakı, karpuz kabuğu ve tabii Küçük Prens




                        

“Onu çok iyi tanıyordum” dedi kadınlardan sarışın olmayanı. “Tanışmıyorken bile çok iyi tanıyordum. Uzaktan izlerken yani.”

“Küçük Prens ne der biliyor musun?” dedi sarışın olan, “İnsan, ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayasını gözler göremez.”

Otuz saniyelik sessizlikten sonra kadehlerini, öldüğüne asla inanmadıkları Küçük Prens’e kaldırdılar.

“Büyükler de “Gönül gözüyle bakmak” der. Ama büyük risk. Ben şahsen korkuyorum artık. Birine yüreğinle bakıyorsan eğer, yani anneannemin dediği gibi -gönül gözün-le, içindeki tüm karanlığı, çocukluktan kalma yara bereleri, tutmamış yamaları, komplekslerini, ukalalık ederek gizlemeye çalıştığı korkularını, kahkahasıyla perdelediği yorgunluğunu, eksik aklını, korkulu rüyalarını, saçmalayan tarafını, dikenli bahçesini görüyorsun. Hepsine teker teker dokunuyorsun. İyileştirmeye koyuluyorsun çünkü gözünün önündeki açık yaraya tahammül etmesi zordur. Gözlerin görmediği tüm zaaflara gülümseyerek kucak açıyorsun. Olduğu gibi kabul etmiyorsun. Kimsenin kimseyi olduğu gibi kabul etme hakkı yok çünkü. Kimse kimseyi “kabul buyurmasın” çünkü kimse o kadar parlak değil diğerinden. Sen, öyle baktığın için gerçeğin mayasını görüyor ve -olduğu gibi seviyorsun.”

“Sonra ne oluyor?” diye sordu öteki, tütününü sararken. “Karpuz kabuğu mu?”

Sonra, dedi Sarışın olan, hafifçe gülümseyerek, “ Sen böyle derinlerde takılırken yüzeyi kaçırıyor ve derinlerdeki dikenlerden olsa neyse, yüzeydeki karpuz kabuğuna çarpıp yaralanıyorsun.

“Karpuz kabuğu hayalkırıklığıdır dostum. Dipteki canavarı ehlileştirmiş biri için, yüzeydeki karpuz kabuğuna çarptığın o an, hayatın sana ilk kez gösterdiği orta parmağıdır.”

"Ve işte insan böyle vazgeçer inanmaktan. Böyle küfür etmeye alışır. Böyle kozasını örer. Bir aşk biterse böyle biter. Bir ülke batarsa bu yüzden batar. Çünkü memleket meselelerinin temeli de çoğu zaman derindeki canavar değil, yüzeydeki karpuz kabuklarıdır."

Sarışın olan benim.  Çocukken doğaldı artık yapay.  İçimin beyazı ile saçımın sarısı bu noktada örtüşüyor.  Çocukken doğal olanı büyüyünce taklit edebildiğimiz sürece nefesimiz suyun altında idare ediyor çünkü.  Çünkü o gözlerini sımsıkı kapayıp kendi kayalıklarından başkasının derinine atlayan, çocukluğunun aslına en yakın kopyası. Ben kim bilir kaçıncı kadehi doldururken, karşımda oturan arkadaşımın omzunun arkasından bana gülümsüyor. O’nu yitirmediğime seviniyorum. Sitemli bir ses tonuyla fısıldıyor:

-Beni bir daha karpuz kabuklarıyla muhattap etme.


Çok içtim galiba, diyorum. Kapanışı yapalım mı?


“Kalbinin üstünde göz taşıyanlara, Küçük Prens’in öldüğüne inananlara inanamayanlara, şemsiye taşımaktan hiç hoşlanmayanlara, açık yara gördü mü dayanamayanlara, ehlileşmeye meyilli derin su canavarlarına, en son ben aradım diye trip atmayanlara, derinlerde yüzerken yüzeyi kaçıranlara, hayalperestlikle delilik arasında hiç durmadan yolculuk yapanlara, dünyanın aslında o kadar da kötü bir yer olmadığını düşündüren güzel insanlara yani Kazım Koyuncu’ya, mesela Mendela’ya, Frida ve Che Guevara’ya ve  tabii öldürmeyip güçlendiren karpuz kabuklarına kardeşim.”

“Herkes kendi denizindeki karpuz kabuklarını süpürse…”

“Yemişim karpuz kabuklarını. Sana bi’şey olmasın.”
                                                                                      ***


*Uzun süre saklayıp, yitirdiğinizi düşündüğünüz; çocukluğunuzun bir kopyası varsa eğer, ya gerçekten yitirmişsinizdir ya da en yakın arkadaşınızın omzunun arkasındadır.


onbeşeylülikibinonaltı, Alaçatı.


ben bunu anlattım da kime anlattım.



Dur.

Uzak bir şehirde yaşanan çatışmanın, patlayan bir bombayla parçalanan genç bedenlerin ardından konuşmadan önce, parmak uçlarından akan nefretle paylaş butonuna tıklamadan önce, yerden taşı, dükkandan sopayı, çekmeceden bayrağı alıp salya akıtarak sokaklara çıkmadan önce, dur ve düşün. Sen neredesin? Neresindesin yaşananların? Ne kadar farkındasın olan bitenin? Asıl kızdığın ne senin? O altyazı, izlediğin şarkılı yarışma programın sol altından kaymaya başlamadan önce duyarlılığın ne seviyedeydi? Ödenememiş kredi taksidin mi canını daha çok sıkıyor yoksa ana haber bültenleri mi?

Bu kadarı fazla!
Diyorsun.
Ne kadarı az?

Sarsılman için çift haneli sayılara ihtiyacın var. Bireysel kaygıların, tek haneli ölümlerin canını yeteri kadar yakmasına müsaade etmiyor. Ekrandaki görüntülerin arkasından çalan hüzünlü bir fon müziği bir parça daha üzülmene yardımcı oluyor. İyi bir arabayı fiyatından, yaşanan acının büyüklüğünü de ölü sayısından tahlil ediyorsun. Yaşlandıkça eskisi gibi yürüyemeyen anneannem gibi, sen de bu boktan düzenin içerisinde eskisi gibi üzülemiyorsun. Çünkü yaşlanmak sinir hücrelerini, sistem vicdanını tahrip eder. Üzülemediğin yerlerinden, nefret ediyorsun. Çünkü bu en kolayı. Ne kadar az düşünürsen o kadar kolay nefret edersin. Bu kanlı gündemde vicdanı ve soğukkanlılığı iğfal edenlerin ortak çıkış noktası yine bu nefret söylemleri oldu. Olmuyor işte gözüm, sosyal medyada profilini karartıp ölüm fermanı döşemekle gelmiyor barış. Sen, yan odada çalışan arkadaşın, kız kardeşin, sevdiceğin, kişisel kaygılarınızdan ötesini duyup, başkalarının acılarını paylaşıp bunu doğru tahlil edemediğiniz sürece, gerçek zalimlerle mücadele gücünü hiçbir zaman bulamayacağız.

Düşer de bir yerini kırar diye oğluna bisiklet almaya korkan annenin aynı oğulun arkasından yaktığı ağıtı anlayabilmen, o acıyı paylaşabilmen için önce kendi bencilliğinden sıyrılman, kurduğun izole dünyandan dışarı adım atman gerekir. Bunu yapamazsan sana gizli gizli hedef gösterirler. "Bak onun/onların yüzünden!" diyor birileri, sen de gidip o hedefi düşman belliyorsun. Bunu altmış yıldır bu topraklarda böyle yapıyorlar, sen de altmış yıldır bunu yiyorsun kardeşim. Üzerine yorum yaptığın acı sana gerçekten dokunuyor mu, değiyor mu gerçekten? Yoksa öğretilmiş bir hayatı yaşayıp, birbirinin kopyası tepkiler veren bir toplamın parçası mısın? Bu, böyle olmasaydı, ezberletilmiş kaygılarımız, parmakla gösterilmiş düşmanlarımız olmasaydı, başkalarının acılarını hissedebilseydik, kendimizden başkasını umursama yeteneğimizi yitirmeseydik, duygu çemberimiz bu kadar daralmasaydı, yüz yıldır evlatlarını ağıtlarla gömen bir ülke olmazdık.

Bundan elli bin yıl önce insanın insanla kurduğu varoluşsal bağı ilmek ilmek çözüyorlar, sırtını toplumun cehaletine dayamış bir gücün istilasında evlatlar ölüyor, çocuklar kıyıya vuruyor, sen hala anestezi altında, başkalarının ağzıyla konuşuyorsun. Oysa bundan kısa süre önce, ortak acıların ve ortak öfkelerin en güzel örgütlenme biçimi olduğuna tanık oldun. Bu yaştan sonra empati yeteneği kazandın. Ne oldu ona? Üzerine iki sene daha televizyon izleyip unuttun hepsini.
Ortak acılarla örgütlenmeyi beceremeyen bir toplum, ezberletilmiş bir nefretle kırılıp dökülmeye mahkumdur, bilesin.



yirmidokuz yaş


Bugün yirmidokuzuncu yaşıma giriyorum. 29 yaşında birinden bahsettiklerinde, çocukken hayalimde canlandırdığım insandan epey farklıyım. Demek 29 böyle oluyormuş, her gün bir kez daha şaşırıyorum. Çocukken öyle sandığım ama aslında öyle olmayan milyonlarca şeyden biri oysa. Aşkın Nur Yengi'nin, 'Ay inanmıyorum' şarkısında, kazık kadar olana kadar "Ayran Buyrun" dediğini sanmam gibi. Aşkın Nur Yengi'nin, şarkısında neden ayran ikram ettiğini sorgulamadım da hiç. Biz çocukken populer müziği çok sorgulamazdık. Sorgulasaydık ülke nüfusunun üçte biri ya filozof olurdu ya da şizofren. Serdar Ortaç'ın, keman kaşlarıyla karabiberim diye şarkı söyleyip göbekten siyah zeytin yediği yıllardı zira. Ediz Hun'un nasıl olup da filmlerde oynarken ampulü bulduğunu sorguladım ama uzunca süre. O da yanlış çıktı.
Fakat hiç biri  Sosyal Bilgiler dersinde anlatılan "Türkiye'nin jeopolitik konumu"nun çok iyi bir şey olduğuna inanmam kadar aptalca değildi.
ve evet sarışındım. Ama bununla alakası yok bence.
O yıllarda İstanbul'da yaşıyorduk ve bir gün, terliğimin altındaki mavi yuvarlaklardan oyuncaklar çıkacağını sandığım için, hem terliğimin altına bakmaya çalışıp hem yürürken, doğalgaz çukuruna düştüm. Aslında, doğalgaz İstanbul'a 1992'de gelmiş (google'dan baktım) ama yıl 91'di, hatta belki 90. Demek ki o günlerde de şehirler bitmek bilmeyen işler için kazılıyormuş. Kimbilir, belki de bütün bu başımıza gelenler, İstanbul'a doğalgazın gelmesi ile başlamıştır. Ben o gün aydınlandım mesela. O doğalgaz çukurunda terliğimin altındaki mavi yuvarlaklardan asla oyuncak çıkmayacağı gerçeği yüzüme tokat gibi çarptı. Dizim, kollarım her tarafım kanıyordu, üstelik hiç unutmam, en sevdiğim beyaz kazağım da sökülmüştü ama ben sadece aptallığıma ağlıyordum. Ben çukurda aydınlanırken annem çok merak etmiş sonra bir de o çarptı tam oldu.
Tam aydınlanamamışım demek ki; hayatımın geri kalanında da,  hayaller kurarken kendimi bir çukurda bulduğum günler oldu.
Okula gitmek için çıldırıyordum. Hevesimi alayım diye bana redkitli okul çantası aldılar. Sonra ben o çantayı alıp evden ablamın okula kaçtım. Kaçtığım yer ablamın okulu olduğundan doğal olarak yakalanınca başka bir yol denemeye karar verdim, okula gitmeye hazır olduğumu ispatlamak için  beş yaşında okumayı öğrendim. Altı yaşına girince beni okula yazdırdılar. İkinci hafta okuldan eve kaçtım.
Beşinci sınıfa geldiğimde şiire merak sardım. Aynı gün içinde dört mevsimden herhangi biri için,şeker kız Candy'nin cool sevgilisi Terry için (mızıka çalıyordu,aşıktım.), Turgut Özal için (giydirmeli), öğretmenim için ve yoksul bir işçi için şiir yazabiliyordum. Evdekiler yetenek sanıyorlar, halbuki çocuğun devreler yanmış.
Orta 1'de ilk kez 1 Mayıs'a katıldım. Çünkü ana haber bültenlerinde yoksul insanlar, savaşlarda ölen çocuklar ve aptal politikacılar görüyordum. Babam iş dönüşü tesadüfen beni görüp ensemden yakaladı.(Yaşayarak öğrenilen deyimler Vol1: Enselenmek.) Eve gelince bana çok afilli bir konuşma yaptı. Bana "seni maşa olarak kullanırlar" dediğinde aklımda tek canlanan annemin mutfak maşasıydı kısacası hiçbir şey anlamadım o konuşmadan. Maşa komik gelmişti ondan hatırlıyorum.

Orta2'de teyzemin kanser olduğunu öğrendiğim gün, biyolog olmaya karar verdim. Daha biyolog diye bir mesleğin varlığından haberim yoktu ama araştırmacı diyelim. Kanseri önce araştırıp sonra sorun neyse bulup çözecektim. Teyzem zaten kurtulacaktı da, onun çektiği acıları kimse çekmesin diye çalışacaktım. Teyzem iki yıl sonra öldü. Ben on sene sonra biyolog oldum. Hastanede iki sene boyunca pembe kabın içerisinde, tahta çubukla dışkı karıştırıp tahtanın ucuna aldığım bir parçayı kartona sıvayıp renginin maviye dönüp dönmeyeceğine baktım(Gaitada gizli kan). Biyolog olmak bana çok şey katmıştı; öyle ki rengi maviye dönecek dışkıları daha kartona sıvamadan şıp diye anlıyordum .

Ortason'da hapishanedeki bir düşünce suçlusunun ağzından şiir yazdım ve ilk kez müdürün odasına çağırıldım. Babamın maşa konuşmasına benzer cümleler kurdular,  müdür koltuğunun arkasındaki kahverengi deriden, üzeri düğmeli makam arkalığının gereksizliği üzerine uzun uzun düşündüm. Konuşması bitince "Tamam mı?" diye sordu. Kafamı çevirip gözlerinin içine baktım. Aslında beni hiç ciddiye almadığını fark ettim ve şöyle dedim:

"Bizim üst komşuda yazıcı var."

Çıktım.

Sonrası malum. Üst komşuda sabahlayıp ertesi gün şiirleri okul panosuna astım. Bu kez disipline gittim. Disipline gitmek aşırı havalıydı bence.

Sonrası çok hızlı geçti. Bir kez aşık oldum, önce onu öldürdüm sonra kendimi vurdum. Sonra içinde yarısına kadar su, üç tane de dalından kısa koparılmış çiçek olan bir çay bardağında yeniden doğdum. Çok insan sevdim. Çok rakı içtim, çok güzel şarkılar dinledim. Üzülünce ağlayamadım ama sinirlenip ağladığım çok oldu. Heyecanın pembesini çok sevdim, yorgunluğun morunu da. Çok inandım, çok yanıldım. Daha güzel inandım, hep aynı yanıldım. Mutsuz hissettiğim hiçbir yerde ve hiç kimsede kalmadım. Bu yüzden çok küfür yedim. Hepsini duydum ve havada yakalayıp gölgelerin gücü adına uzaya fırlattım. Aylardan en çok Nisan'ı sevdim, ta ki ikibinonüç Haziran'ına kadar. Temmuz Jul Sezar'sa, Haziran kral çıplak diyen çocuklardı çünkü.
Doğduğum günden beri on bin beş yüz doksan iki kez doğdu güneş ve hiçbir gün dünyanın bütün şehirleri aynı anda güzel olmadı. Birileri taş çaldı, bazılarımız hep eksik kaldı.

Ne öğrendik bunca gün doğumundan?

Çocukken silgisini ısırıp yarısını arkadaşına verenler kurtaracak bu dünyayı. İlk düştüğü çukuru hiç unutmayacak insanoğlu ve bazı acılar, artık acı hissetmemeye başladığını hissettiğin an daha çok acıyacak. Bazı ahmaklar çok şey bildiklerini iddia etmeye devam edecekler ve senin, bi b.k bilmediklerini anlayacakları zamanı beklerken saçların ağaracak. O gün hiç gelmeyebilir. Onlar ahmak, sen romantik kalabilirsin.
Adalet de güzel bir kadın ismi çünkü.

Olan biten ve canını sıkan her şey, emekli kuyruğunda ölen dedeler ve duvar dibinde ağlayan çocuklar mesela, hep o düğmeli makam arkalığı yüzünden.

ve mutluluk, doğuştan gagasında tebessümle yaratılmış bir kuşun kanadında. 




Yirmi iki aralık ikibinondört, Karşıyaka.




Rakı, hormonlar ve pek tabii pamuk prenses.

                               


Şimdi, dedi kadınlardan sarışın olmayanı, 'Burada bile, karşımızdakine kadeh kaldırırken aklımızdakine mi içeceğiz?'
İnce parmaklarıyla kadehini kavradı diğeri, dirseğini masaya dayayıp kadeh tutan el bileğini serbest bırakarak bardağın kıçıyla vurdu: Sana içecek olsam, karşımda işin ne? Rakı kızım bu, meyve kokteyli değil.

Kadınlar, birbirlerinin geçmişlerini dinlerken, kendi yara izlerine dokunur. Kendisini yaraları ile yüzleştiren kadınlarla samimiyet kurar ve kendi nazarlarında diğerleri küçümsenmeye mahkumdur.

Sezen çaldı.
Sezen'in politik duruşunu eleştirecek oldu sarışın olanı; koy, dedi rahvan gitsin. Tükeneceğiz var mı listede dayı?
"Bir tek o var, açayım mı?" dedi dayı.
"yetmez ama evet" dedi sarışın olmayan.

Dayı güldü, Neşet Ertaş açtı. Ahirim sensin.

"Şimdi ben sana anlatırım. Sana anlatırmış gibi yapıp uzaklara konuşurum. Duyuracakmış gibi konuşurum. Öyle içimin ta derininden konuşurum ki mesafeler bükülür, duyururum. Sen sana anlatırım sanırsın, sesim uzaklarda yankılanır. Hani dedik ya, ne demiştik, ha, "Kadehim sana kalkar, aklımdakine içerim." Ama yok kanka. Ben bu gece sana içicem. Aşk dediğin ne ki hem. Bir kadın bir adam üç tane lanet olası hormon."

"hormonlara."

Şu hayatta ne çektiysem biyolojiden çektim.

"Yok bu iş biyolojiyle ilgili filan değil. Tamamen sosyolojik bir mesele.Örneğin sekiz yaşındayken bana sorsan, sana bacaklarımı kapatarak oturmanın seksen sekiz farklı çeşidini gösterebilirdim. Ama hayatın düşlediklerimi güzel bir tepsiyle önüme sunmayacağını, dahası çok yüksek bir zirvede ya da koca bir ejderhanın dişlerinin arasında olan o tepsiye ulaşmak için ben devlerle mücadele ederken, bir başkasının, hem de hiç hak etmeden parmaklarının ucunda süzüle süzüle alabileceğini çok sonra öğrendim. Adaleti öğretmediler. Çünkü hiç olmadı. Oyuncaklarımızla kafasına kafasına vurmaya çalıştığımız devden ilk ağır darbeyi aldığımız gün neyin ne olduğunu öğrendik. Kimsenin umrunda olmadı çünkü bacaklarımız örtülüydü."

"Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler'in aslında bir para babasının gecelerini süslemek adına yazılmış pornografik bir hikaye olmasına; yedi cücelerin isimlerinin Dante'nin İlahi Komedya'sında cennete giden yolda arınılması gereken yedi ölümcül günahın isimleri olmasına ne diyorsun? Kızım ben hep pamuk prensestim tamam mı o masalı dinlerken. Yedi cüceler sinir bozucuydu ama ben güzeldim. Prenses işte. Elma da elmaydı. Sevdiğim için ısırmıştım. Ne bileyim Adem'le Havva'nın yasak meyve mevzusunu. Akraba düğünlerinde taftalı elbiseleri giyince prenses oldum sanırdım mesela. Tarlatanın arkasına oturup önü burnumun ucuna kadar kalkmış vaziyette uyuyakalmışken rüyamda yine prensestim. Yakışıklı kuzenim bana naber prenses demişti çünkü. Diana güzel kadındı mesela ama onu bile görünce bu mu lan prenses dedim. Ben baya daha güzeldim geçenki düğünde."

"Prenses olmadığımı öğrendiğim gün çok pis dibe vurmuştum çok net hatırlıyorum."

"Adamın biri girer hayatına, seni inandığın masallardaki gibi prenses olduğuna inandırır, sonra gider."

"Düşünsene üzerinde taftalı elbisen yok ve prensessin. Olacak iş değil, böyle converselerle filan."

"Sonra gider."

"Prens de nekrofilyak zaten o masalda boşver."

"Biz burada masal taftalı elbise filan konuşuyoruz ya, hiç masal dinleyemeyecek olan kız çocukları ölüyor burnumuzun dibinde. Sonra başbakan bakanlar filan abuk subuk açıklamalar yapıyor bunun üzerine. Biz rakı içerken bir ilkokulun bahçesini bombalıyorlar. Sekiz yaşındaki bir kız çocuğu, kırk yaşındaki bir orospu çocuğu ile evleniyor bu gece, sonra iç organlarındaki yaralanmalardan ötürü ölüyor. Bütün bunlar sen rakını yudumlarken oluyor. Sen aşık olurken, için sızlayarak bir yastığı koklarken, reddettiğin adamın iltifatları egonu uçururken. Bu coğrafyada, aklımızı yitirmeden hayat sürebiliyorsak, bu ya yaradanın kudreti, ya da insanoğlunun büyük çelişkisi."

"Bence rakı da çok etkili."

"Ekim Devrimi'ndeki kahraman kadınları okumuştum onlar da etken."

"Gezi'deki Kırmızılı Kadın'a ne demeli?"

"O zaman rakının ve gökyüzünün ve iyi insanların beyazına, hepimizin hem yan karakter olup hem aşık olabildiği yeniden yazılabilen masallara, eli kadeh tutan kadınlara, John Lennon'a Imagine'i yazdıran inanca kardeşim."

"Hormonlara da kızma."

"Hormonları s..eveyim. Sana bi'şey olmasın.


                                                                                                 Ekim'2014, Kaş, Aphrodite Pansiyon.






üçhaziran.

                                         


Yaşamanın zor, yazmanın daha zor olduğu bir dönemdeyiz.
Hayır, günlük hayatlarımızda bize dayatılan sürüyle saçmalıktan ötürü değil, günün yarısını, günün o yarısının bitmesini bekleyerek geçirdiğimiz için değil, iç sesimiz sayıp söverken gülümsemek zorunda kaldığımız için değil, hissizleştiğimiz, herkesleştiğimiz, sıradanlaştığımız için değil; bütün bunlar en kötü, acemi bir dille kelimelere dökülebilir. Çok kasarsan saçmalıklar üzerine neşeli birşeyler bile yazabilirsin.
Ölüm üzerine karanlık dizeler, gidenin arkasından müthiş bir özlemle art arda kelimeler dökülebilir kaleminden.
Ama bir annenin, on dokuz yıl görmeye, öpmeye, bakmaya doyamadığı oğlunu vura vura; acıta acıta katledenler ile mahkeme salonunda göz göze gelişini anlatamazsın. İnsan hayatının bu anını anlatacak harf dizisi yok. O gözlere 6 saniye bak, göğsüne oturan öküzü kaldırıp yazabiliyor musun bakalım.
Başka bir annenin, oğlunun ardından toprağa varışının, dünya üzerinde var olabilmiş hiçbir dilde karşılığını bulamazsın. Daha önce hiç karşılaşmamış, birbirinden farklı bakan, farklı gülen, farklı öfkelenen annelerin, ortak acılarıyla nasıl aynı kadın olduklarını anlatabilecek kelimeleri boncuk gibi dizemezsin. Havada asılı kalır o kelimeler, düşüp yan yana gelmeye utanırlar.
Bütün bunların ve daha fazlasının yaşandığı topraklarda, iktidar sahiplerinin tut-arsız-lıklarını görmezden gelmene hiçbir bulantı ilacı tesir etmez.
O noktada susarsın. Miden çok bulandığında ağzını sımsıkı kapatıp söylenenlere kafa hareketleriyle cevap verirsin ya, öyle susarsın.
Sustum ve her yazmak istediğimde yürüdüm ben de. Ayaküstü muhabbetlerin ortasından geçtim. En çok da Pazar günleri yürüdüm. Ertesi gün Pazartesi sendromuna girecek insanların arasından geçip gittim. Karakteri asgari ücrete patates çuvalına dönmüş insanlara omuz attım. Daha yerel seçim öncesiydi,  "Bunlar hep seçim öncesi karalama kampanyası, şu İzmir'i bir alsınlar bak, sen o zaman hizmeti gör" dedi bir amca. Hıyar mı alıyosun beyamca, sokaklar bizim! demedim. Deseydim öyle demezdim zaten. "Sahilinde bira içemediğim denizi k.çıma mı." neyse derdim bir şeyler. Herşeyi kolayca sindirebilen insanların arasından geçtim. O sırada kulaklığımda Pearl Jam'in Black çalıyordu. Gökdelenlerin yanıbaşındaki gecekondularda büyüyen çocukların yanından geçtim. Boya sandığının üzerindeki ayakkabıları boyuyorlardı. Ayakkabı kutularına gitti aklım haliyle. O ara bu muhabbet vardı, artık haliyle konuşulmuyor. Ayakkabı sandığından ayakkabı kutusuna uzanan arsız bir mozaiği var bu ülkenin. Herkes kendini borçlu sanırken ne kadar da alacaklı oysa. IMF borçlarının belki ama yirmilerini görmeden sona ermiş bir hayatın geri ödemesi yok. Babasının bir çuval içinde cansız bedenini kilometrelerce taşıdığı Muammer, bir ömür eksi bir buçuk yıl alacaklı bu hayattan. Babasını sorma, ömrü kadar karın tokluğu alacağı var. Devlet babanın sevmediği tavan arasındaki çocukların, her gün salonda bir akşam yemeği alacağı var.
İhsan Oktay Anar, Kitab-ül hiyel'de şöyle demiş;
"Ustaların kılıç yapmak için saatlerce ve günlerce dövdükleri demir neden serttir bilir misin? O, insanoğluna hemen boyun eğmez. Çünkü onların, kendisiyle işleyecekleri suçları bilir. Bu yüzden de ortak olacağı günahların bedelini ateşte dövülürken peşinen öder."
İnsanlar birbirlerini kılıçlarıyla öldürmüyorlar artık. Kağıt paralarıyla öldürüyorlar. o kağıt, döner dolaşır bir isim listesi olur örneğin. Madenden cenazesi çıkanların listesinin yazılı olduğu, üzerinde umutlu işaret parmakları gezinen bir liste oluverir günün birinde. Kağıdın günahının bedelini, üzerinde gezinen, ismi yazılı genç adamların çocuklarının minik işaret parmakları ödetir.
İnsanlar birbirlerini kılıçlarla öldürmüyorlar artık.
Sol yanlarından söküp çıkardıkları vicdanlarıyla öldürüyorlar.

Tarihe bakıyorum, 3 Haziran.

Nazım, uykusunda bile yitirmediği hasretle yummuş bugün gözlerini. 
Ali İsmail'i öldüresiye dövmüşler, geçen yıl bugün.
Kim bilir kaç kişi, birilerinin cebindeki parasından çıkan kurşunla öldü yine bugün.
Hiçbir, günlük astroloji sayfasında buna dair bir cümle yok.
Üzgünüm Rezzan Kiraz, 
İnsanlar o kadar kötü ki korkarım bu ülkede bir daha asla aşık olamayacağım.









************

-Adalet, diyorum,


Ya ruhundadır, ya hiçbir yerde.



********


                                                     

Temiz olanın lekelendiği, doğru olanın karalandığı, iyi olanın yok edildiği, saf olanın çürütüldüğü bir zamanda, biz, insanlar yani, ne kadar gerçek olabiliriz? O, cebimizden çıkarıp adamına göre takındığımız yüzlerimizden, hayat tecrübelerimizden öğrendiğimiz taktiklerimizden ne kadar vazgeçebiliriz?

Maskelerimiz; bizim zırhlarımız. Bu yüzden; gün içinde gülümsüyor, dişlerini sıkıyor, sinirlenip susuyor, zulasında biriktirdiği ifadeleri takınıyor insan; gece olunca herkes kendi bencilliğiyle uykuya dalıyor. Gördüğümüz rüyaları unutmamız bu yüzden belki. Rüyalar, kendimize söylediğimiz yalanların çetelesi.

İçinde bulunduğun planlı sistem, örneğin patronuna, hislerini söylemeni engeller çünkü. Söylersen zam isteyemezsin. Senin içinden renkler taşar, belediye şehrin bütün merdivenlerini griye boyar. Eski bir arkadaşın,en iyi şairlerin en aşık dizelerini paylaşır, en güzel arabası olanla evlenir.

Çünkü aşk, artık yazıldığı gibi yaşanan bir dil değil. 
Adamına göre bürünülen romantik bir yaşam formu yalnız.



                                                         *****



-Eskiden bütün bunlardan sıkılınca şehirden giderdin, diye böldü münasebetsizce.

- İyileşebilecek kadar gidebilir misin mesela? dedim.


-İşte, bütün bu gitmeler, hep o "uyuyunca geçer"ler yüzünden, dedi.












Didem.




İki dudağını sıkı sıkı birleştirip tükürükler saçarak p harfini zorlayan bir çocuk, oturduğum masanın dibinden yirmi saniyede bir, hızla geçiyor. O, masanın köşesini teğet geçtikçe ben dudağımı ısırıyorum. Sonunda dayanamayıp, gazetemi okumaya devam ediyormuş gibi yaparak avucumun içiyle çaktırmadan masanın köşesini kapatıyorum. Döne döne Pıfpıfflayan uçak taklidi yaparken, elimin üzerinden rüzgarı geçiyor üç kez daha. Kocaman gözleriyle esmer bir kız çocuğu.
Annesi, kolundan tuttuğu gibi ağzına sıkı bir tokat yapıştırıyor. Gözlerimi sımsıkı kapatıyorum. O esnada, bir daha çocuk doğurmaması için kadının rahmine saman doldurduğumu hayal ediyorum.
Oysa ne büyük risktir kız çocuklarını kırmak, ne tehlikelidir. Öyle boşluğa düşüp ahlaksız edepsiz olacaklar diye değil. Kız çocukları, kırılan yerlerinden tomurcuklanıp büyürler de ondan. Kırıklarından sürgün vererek büyüme sürecini bir türlü tamamlayamayan kadınlar, birbirlerini hastalıklı dallarından tanırlar. Güneşe dönük yüzlerinden, anlık sararıp solmalarından ve hiçbir toprağa kök salamayışlarından tanırlar birbirlerini. Sorgusuz sualsiz kök saldıkları toprak kayıp giderse yüzleşecekleri köklerinden korkarlar. Dikbaşlılıkları, toplumsal öğretileri alaşağı etmiş korkularındandır çoğu zaman: Bağlandıkları ilk kaya parçası kayıp düştüğünde vazgeçerler ait olmaktan; pek tabii sahip olmaktan...

Devrimci kadınlardır...
Çünkü yaşadığın toplumda böylesi makbul görüldüğünden, söylenenden bir adım ötesine geçmeyen, porselen tabaklar biriktirip, serpilmeye başladığı andan itibaren kendisini henüz var olmayan kocasına hazırlayan genç kadın olmak, yüksek bir –İhtimaldir; aynı toplumun kınayan ifadelerine karşı sükunetle dik durmaya çalışmak ise; İhtilal.
Dik durmak, bedeli yetiştiğin topraklara göre değişen iddialı bir eylemdir kadın için…
ve kimi toprakları vardır ki dünyanın, sınırları cehalet ve kanla örülür.
Ait olduğu coğrafya ne kadar acılıysa;
boyun eğmeyen kadınlar,
o kadar erken ölür.


                                                               ***********            



-Didem Yaylalı; giyim tarzından, yaşam tarzından, Haziran direnişine verdiği destekten ötürü fişlenmiş bir hakim adayıydı. Hakkında göstermelik soruşturmalar açıldı, karalandı, onuru kırıldı, umutsuzluğun karanlığına sürüklendi. 26 yaşında, bir otel odasında hayatına son verdi. 
Elbiselerimizde, bedenimizde, aşklarımızda, sokaklarımızda dolaşan kirli elleri kurduğunuz boktan düzenin; gün gelip kendini boğazladığında, size rağmen umut edebildiği için, heybetinize rağmen kafa tutabildiği için yaşamını yitiren çocukların güzel gülüşleri, zamanla tesir eden bir zehir gibi dolaşsın damarlarınızda. 
Ettiğiniz son duanın dilini unutun da, katlettiğiniz gülümsemeler mıh gibi kazınsın aklınıza.


Akıttığınız kan dolusu, amin.





Bir ülkenin akıbetini, halkının hafızası belirler. Senin, için taşarken; damla damla dolar.Sen kulaklarına inanamazsın,o sabırla duvarlarına işler, işittiği hakaretleri. Sen haykırırsın, o göğsünde avutur oğlunu yitirmiş anneleri. Hüküm giydirilmiş aydınlarının, hakları gasp edilmiş çocuklarının, kadınlarının, hakarete uğramış yoksullarının öfkelerini tane tane biriktirir genzinde. Ölümü, istatistiklere geçmek üzere sıradan rakamlar olarak telaffuz edilen maden işçisini , yaşadığı haksızlığın hesabı sorulmayan tekel işçisini, koca koca masalarda yapılan kirli pazarlıkları, parsel parsel satılan güzelim toprakları, tek ayrıntıyı atlamadan avuçlarına kazır. Sabrının dolduğu gün, ateşe verilen üç tane çadırın alevi, Haydarpaşa'nın aleviyle birleşir içinde. Bir halkın hafizasına kazıdığı bütün haksızlıklardır sokaklara dökülen an itibariyle. 
Şimdi sabrımızdan taşanlarla karşılaşıyoruz her sokak başında. Tekrar tekrar hatırlıyor ve hatırlatıyoruz. Farkında olmadıklarımızı, hızla fark ediyoruz. Televizyon kumandalarının ilk on tuşunda yer alan kanallardan duyduğumuz haberlere verdiğimiz tepkileri sorguluyoruz ve kendimizde düzeltmeler yapıyoruz. Artık daha iyi anlıyoruz Uludere'deki köylülerin anlatmak istediklerini. Reyhanlı'nın altında yatan gerçekler, şıp diye beliriveriyor zihnimizde kendiliğinden. Bize bir deli gömleği gibi giydirilmek istenen cehaleti kitlesel bir aydınlanma ile söküp atıveriyoruz. İçimizden, kirletilmesine izin vermediğimiz yanlarımız çıkıyor. Yalnız ailemize, en yakın arkadaşımıza gösterdiğimiz yakınlığı ve katıksız iyiliği; hiç tanımadığımız, önceleri herhangi bir sebeple pek de haz etmediğimiz herhangi birine, hiç farkında olmadan gösteriyoruz artık. Popüler kültürden cebimize doldurduklarımızla siyasal öfkemiz birleşince, tepkime ürünü olarak; canımız acırken kahkaha attıran mizah yeteneğimiz çıkıyor. Çok canayakın çocuklarız, öfkelenince "öpsem olur mu?" diye soruyoruz. Az önce biber gazı kaynaklı astım krizi geçirmişken, durmuş barikatta iki demir parçası bir araba lastiğiyle ritm tutuyoruz. Bacağından yaralı kız dans ediyor, şahsımıza münhasır silahlarımızla meydan okuyoruz.  

Ölüyoruz. 
Ölmek için fazla umutluyken. Tam da hissetmişken insan olmanın, bir olmanın, boyun eğmemenin tılsımını, ilk sevgiliyi öperkenki heyecanla dile getirirken yutkunduklarımızı, kafatasımızdan vuruluyoruz. Hayatta kalmanın zor olduğu bir ülkede yoksulluk sürdüğümüzden biliyorduk pisi pisine öleceğimizi fakat, böylesi bir kalleşliği hesaba katamayacak kadar temiz kalmıştık.

Kendi paylaşım alanlarımızda, yaşadığımız acıyı ve öfkeyi, kendi dilimizde yansıttık. Toplu halde aynı videoyu izlerken ağladık, aynı anda sinir krizleri geçirip kahkaha atarak, kısa süreli kitlesel bir duygu bozukluğu yaşadık. Söyleyeceklerimizi dinlemek yerine canımızı almayı tercih etmeleri; bizlerde, olgunlaşmaya ve güzelleşmeye yönelik hızlandırılmış paket program işlevi gördü,  bu açıdan; bir ay önce, eline biber gazı kapsülü verip bu ne? diye sorsalar bir tür organik göz altı kapatıcısı zannedecek genç kızımızın mücadele ruhunu uyandırmak başarısının önünde saygıyla eğiliyoruz. Fakat bu ülkenin yakın tarihinde; yalan yanlış bir gazete haberi ile; insanların, ayrım gözetmeksizin aynı mahallede dertsiz tasasız yaşayıp giden farklı kökenlerden komşularına iki gün boyunca ne zalimlikler ettiğini, türlü düzenbazlıklarla insanların galeyana getirilip mezhep çatışması adı altında yüz elli insanın katledildiğini, birilerinin kulaklarına fısıldanan yobaz söylemlerin, bir otelin, içindeki aydınlık insanlarla beraber ateşe verildiğini göz önünde bulundurursak,
camide skandal! başlıklı atraksiyonlarını samimiyetsiz ve tehlikeli buluyoruz.
Geçmişte denenmiş ve başarılı olmuş yollar var iyi kalpli boyun eğmeyen insanları katletmek, onları sindirmek için, fakat içimde günlerdir süreçle beraber bir ağlayıp bir gülen, öfkesini umutla dindiren ses, bana dönemin nesnelliğinden bahsediyor, bu kez farklı, diyor. İdeolojik boşluklarımızı da doldurursak, böyle hızla güzelleşen bir nesil, günün birinde kendi güneşli yarınlarını yaratacaktır. Demem odur ki, istediğin kadar sök at yeşilleri, üzerine bas çiçeklerin, tohumlar saçılmışsa bir kere, mevsimi geldiğinde dallanmalarına mani olamazsın. Halkının hafızasına kazıdığın tüm haksızlıklar, o tohumlara can olur, tarih böyle yazmış, böyle yazacaktır.


Sorular tükendiğinde, umut da tükenir. Sorular sormaktan vazgeçtiğimiz yerdeydik. Bu topraklara üzülerek bakmaktan da geçmiş, bu kadar haksızlığa, sömürüye, kısıtlanan yaşam alanlarımıza, birbiri ardına eklenen toplumsal yaralarımıza rağmen dili lal olmuş bu ülkeyi nasıl seveceğimizi bilemez hale gelmiştik. Bu ülkede, bu ülkeyi çok sevdiği için bedeller ödemiş insanların çocukları, torunlarıydık da, örselenerek uyuşturulmuştuk. Uyuşan yerlerimizden sevemiyorduk.

Önce bir karıncalanma oldu, sonra yavaş yavaş açılırken uyuşukluğumuz, hissetmeye başladık. İşte o an, 
hep beraber, bu ülkeyi,
acıyan yerlerimizden sevmeye başladık.

Yutkunduğumuzu sandığımız öfkelerimiz genzimizde yer etmiş, büyük bir gürültüyle haykırdık. Kökeninden, ırkından, tuttuğu takımdan, inancından, bir sürü sudan sebepten  nefret ettiğimizi sandığımız o adamın omzundan güç aldık, onunla daha güçlüydük, memnuniyetle anladık. Düştük, savrulduk, vurulduk, nefessiz kaldık, ama belki de hayatımızda ilk kez "direniyor"duk, ve bize aslında ne kuvvetli olduğumuzu hatırlatan bu eylemden feci bir haz aldık.

Bize hayatın içinde kendi kurdukları oyunlarda hayali mücadele alanları yarattılar. Başkalarının oyunları içinde birbirimizin seçilmiş düşmanları olduk. Silahlar seçtiler, kılığımıza, rengimize, uyruğumuza, heybetimize göre. Televizyon koltuğunda cehaletle kuşatıp, sınav salonlarına, stadlara, kampüslere, dağlara, meydanlara saldılar. Makamlarına yayılmış salya akıtarak izlerlerken...

Günlerden bir gün, kendini oyundan dışarı atabilen bir kaç güzel insanın peşinden, olması gerekene vardık.
Yeşille çıktık yola, çıktığımız yollarda kaybettiğimiz soruları bulduk. Bütün renkler olduk. 
Hırpalanmış yerlerimizde emeği geçenlere teşekkürler, birbirimizin yaralarını sararken çoğaldık.
Vurulmuş, susturulmuş, tutsak edilmiş, kanatılmış bir ülkenin yenilmişleriyken, işte böyle güzel çocuklar olduk.

Oyun kurucularınıza, minnetle...



Fotoğraf: Eser İnan Arslan




kafamızın üstündeki klişe bulutlar.




Ne kadar sorgularsan, o kadar uzaklaşırsın alışmaktan. Yazmak; elinde büyüteç, bir profesör edasında en yakından bakma biçimi olduğundan yaşadıklarına, bir süredir yazmıyorum. 
Boşları toplayan bir garson kadar kendimi otomatize etmiş vaziyette yaşıyorum hayatı, ki bazen bu otomatizasyon, bütün yolları denemiş olduğundan, aklını daha az zorlaman için son çare olabilir.

"Bir zamanlar büyük ihtimalle soluklarını birbirlerinin yanaklarında hissettiklerinde kalp atışları üç katına çıkıyordu." diye geçiriyorum aklımdan, metroda karşımda oturup hiç konuşmayan yaşlı çifti seyrederken. Kendilerini izlediğimden habersiz olduklarından emin ve olası bir frene karşı gövdem sıkış tepiş insanların gövdelerinin garantisinde, asla gerçekte nasıl olduğunu öğrenemeyeceğim hikayelerini yazıyorum kafamda. Sadece yanyana oturup, tek kelime etmeseler de karı-koca oldukları anlaşılıyor. Çünkü tarifi zor bir biçimde birbirlerini tamamlıyorlar. Ellerini dizlerine koyuşları ve istemsiz parmak hareketleri bile aynı. Birbirlerine kahvaltı hazırlayıp hazırlamadıklarını, kaç yıldır el ele tutuşup yürümediklerini, sofra kurup karşılıklı rakı içip içmediklerini merak ediyorum. Yüzlerindeki kırışıklıkları hayal gücümün kıvrak fırça darbesiyle silip, otuz yıl öncelerine dönüyorum, kısa süre önce birbirlerine aşık olmuş, yanak yanağa gülümsüyorlar. O insanları, bu yorgun ihtiyarlar yapan hayata feci şekilde canım sıkılıyor. Onlar ise geçmişleri hiç yaşanmamamış gibi bakıyorlar. Sanki bu yaşta ve birlikte dünyaya gelmişler; birinin ruhu, ötekine kaynamış böylece birbirlerinin uzuvları haline gelmişler. Geçmiş, güzel olduğunu bildikleri fakat yolda görseler çıkartamayacakları eski bir film yıldızı gibi. Bu geçmiş meselesine takılıp kalıyorum.

Geçmişlerini unutanlar, benliklerini de unuturlar mı?
Geçmişini unutan bir adam, yine öyle mi tutar çay bardağını örneğin? Kadın, yemeye devam eder mi tırnaklarını? 

Yaşlı Adam, kadına doğru hafifçe başını çeviriyor ve gözleriyle fakat göz göze gelmeden bir işaret çakıyor. Kadın, ilişkilerindeki itaatkar rolü kanıksamış, yavaşça doğruluyor gözlerini çevirmeden, yine başarılı bir senkronizasyonla kalkıyorlar. Ölümden korkmuyorlar belli ki, birbirlerinin gözlerine baksalar yıllarla yitirdiklerini görmekten korktukları kadar. 

Oysa, diye mırıldanıyorum içimden,  televizyonun karşısında meyve soyarken, kestiğin elma dilimine bıçak batırıp yan koltukta uzun oturan aşık olduğun insana uzatmak ne büyük lüks artık. Bu lüksün farkında olmadan ölecek olan onlar mı, tüketip tüketip aşkı soğan zarı kıvamına getiren bizim mi daha vahim halimiz?

Tekrar otomatik moda alıp kendimi, bir durak sonra iniyorum. Bu otomatizasyon olmasa, aktarma istasyonundaki merdivendeki insan trafiğine takılmamak için iner inmez koşmaya başlayamam. İnsanların iteklemelerine kayıtsız kalamam ve çaktırmadan merdiven kuyruğuna yandan girmeye çalışamam. Var gücümle ve en yüksek ses tonumla oradaki herkesin, sistemin sadık koyunları olduğu ana fikrine sahip bol küfürlü bir konuşma yaparak oradan uzaklaşırım. Ve fakat, belli bir yaştan sonra sürekli söylenmeye programlanmış mutsuz teyzelerin mırıltılarına aldırmadan merdiven kuyruğuna yandan girmeden hemen önce, alışmaya çalıştığım hayatı sorgulamamam maksadıyla icat ettiğim otomatizasyon tuşuma basıyorum. Başka renk koyun olmam, koyunluğumdan birşey eksiltmiyor ve tabii kurtarıcı tuşum sayesinde bunu da düşünmüyorum.
Böylece, ikinci ulaşım aracına aktarıyorum kendimi. Yine sıkış tepiş hikayeler, insanların kafalarının üstündeki balonlarda büyük harflerle yazan, "İşe gidiyorum ve patronumdan nefret ediyorum.", "Birkaç gün bari, bir yerlere kaçsam...", "Hay ben böyle belediyenin..." cümleleri tanıdık. Gözlerimle etrafı tarayıp onlarca düşünce baloncuğu arasında farklı bir cümle ararken, kafamı kaldırıp kendiminkine bakıyorum... boş. Düşünce balonum, kocaman bir beyaz bulut gibi bomboş tepemde duruyor. Bunun ifadesizlikten çok bir protesto şekli olduğunu bildiğimden, şaşırmıyorum. İçimde köpüren dalgalar, beni zor kullanmadan kaçırıp kaçırıp bir yerlere götürdü ve son yolculuktan sonra, ellerimi karnımın üstünde bağlayıp "benden bu kadar" diyerek kendi hayatımı pazar gecesi sineması izler gibi izlemeye başladım. Ekrandaki esas kız, artık bana hiç benzemediğinden, olacakları öngöremeyip, merakla izliyorum. 
Müdahale etmiyorum, çünkü bir kez vazgeçtikten sonra insan; sonrasında kaç kez ve neyden vazgeçtiğinin pek önemi kalmıyor. Yolculuklara, kaçıncı kilometrede özlemeye başlayacağını bilerek çıkıyorsun. Bağlandığın herşeyden kendini "kurtarabildiğin" kadar; boynuna bağladığı masa örtüsüyle koltuktan koltuğa atlayan bir çocuk kadar süperkahramansın artık. Düşünmek, üzülmek, aşık olmak gibi insani duygulardan izole yaşayabilmek için poposundan tuş icat eden bir süperkahraman.
Hafta içi sıradan bir toplu ulaşım sabahında, kendini yenilgilerden, öteki olmaktan; aynı zamanda diğerleri gibi olmaktan, koyun olmaktan, köle olmaktan, baş kaldırmaktan, kendi ruhundan, gizlediklerinden, korkularından, hırslarından, başkalarından korumak için bilumum mahrem yerlerinden icatlar peşine düşmüş insanlara bakıyorum. - Başını cama yaslamış olanlara özellikle- soruyorum.





Hangimizin hüzünlü hikayesi daha sükseli?













"hoşçakal" dedi adam.
"hoşçakal" dedi kadın.
Semayı titreten bir ah çektiler,
Kimseler duymadı.
Kalabalıktı, 
Duysalar çok ayıp olurdu.



"Teslim ol ve yavaşça elindeki kitabı yere bırak!"



                         
Bu ülkenin topraklarına doğdum ben. En kalabalık şehrinin bir göçmen mahallesinde yürümeyi öğrendim. Hacı bakkallar kapanmamıştı daha, başka şehirlerdeki yaşıtım yüzlerce çocukla aynı anda Eti puf aldım, ambalajıyla sinek yakaladım. Coğrafya derslerinde sınır kapıları anlatılırken hep sebebini sorgulasam da yine de ayrıcalıklı sevdim yaşadığım coğrafyayı. Enflasyonun ne demek olduğunu haberlerden öğrendim, memurların geçim sıkıntısını babamdan; geri kalan pek çok şeyi roman kahramanlarından... 

Geceleri kitaplığımdan düşerlerdi bir bir. Düşerken komik olurlardı, gülerdim.
 Yenildikçe ve her defasında dizlerimden kuvvet alıp doğruldukça; kurduğum hayallerin daha değerli olacağını fısıldardı Don kişot.
”Yaşamak için ne çok neden var! Cehaletimizi kırabiliriz, becerilerimizi, yeteneklerimizi ve zekamızı kullanarak kendimizi bulabilir, kendimiz olabiliriz. En önemlisi, özgür olabiliriz! Uçmayı öğrenebiliriz!” derken Martı Jonathan Livingston; 
"Tabi ya!" derdi Küçük Kara Balık; " Benim de geceleri gözüme uyku girmiyor düşünmekten! Hayat, yalnızca yemek yemek, uyumak ve dünya sandığımız bir gölde yaşamak olmamalı..." diye eklerdi bildik heyecanıyla.
Şeker Portakalı'ndan düşen Zeze; ne kadar zor olursa olsun yaşamak; istersem hayata tutunmanın pek çok yolu olduğunu anlatıyordu. Bir gün bana, "Elimden gelse; seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre konuşurdum." dedi, "O kadar yola nasıl benzin yetiştiririz ki?" diye sordum; şahsına münhasır cevapladı: 

" Gider gibi yaparız..." 
                                                                   ***

Topraklarında yaşamak iyice zorlaştığında; okuduğun haberlerle boğazına yeni ve yutması güç yumrular eklendiğinde, daha çok sahiplenirsin ellerine doğduğun ülkeni. Onlarca Martı Jonathan parmaklıklar ardındayken; Don Kişot olacak kuvveti ararsın döne döne. Günlerden bir gün, yutkunamadığın yumru, tecavüze uğradığı için aile meclisi kararıyla öldürülüp kefensiz gömülen on beş yaşındaki Hatice olur; on yedi yıldır her Sekiz Ocak; Metin Göktepe'nin hiç yaşlanmayan gülümseyişi.

                                                    ****

Ne demiştik? Ellerinin temiz olduğundan emminsen, Pandora'nın kutusunda hep yeterince umut vardır.

Zeze olsa olsa "Gider gibi yapar", Metin'ler kayalıkta yeşeren renkli çiçekler gibi Göktepe'nin gamzelerinden doğar ve hikaye hep yeniden başlar;

"... ama yavrulardan biri, küçük bir kırmızı balık, o gece hiç gözünü kırpmamış. Sabaha dek hep denizi düşünmüş... düşünmüş..."

                                                                  





Mutlu yıllar, Pandora!




Zeus, Tanrıların ateşini çalan Prometheus'dan intikam almak için; içine evrenin bütün kötülüklerini sığdırdığı kutuyu, Prometheus'a ulaştırması için Pandora'ya verir, Pandora bir kadındır ve merakına karşı koyamayarak kutuyu açar, böylece ne kadar kötülük, sıkıntı dert keder üzüntü varsa etrafa saçılır, fakat Pandora son bir hamle ile kapağı kapatınca insanları bu kötülükler karşısında avutacak hissiyat kutunun içinde kalır: Umut. Nietzsche'ye göre insanların  umudu iyi şans olarak yorumlaması bir yanılgıdan ibarettir.

Umut, kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır.


Yine yılın son ayına geldik ve yeni bir yıl başlangıcının bir takvim dönümünden ibaret olduğu gerçeğini umursamayarak önümüzdeki üçyüzatmışbeş günlük zaman dilimi ile ilgili bir sürü şey umut etmeye başladık. Ondan geriye doğru sayıp, 1 den sonra sıfırı saymayıp yanımızdakilere sarılacağız. Yeni yıla nasıl girersen bütün bir yıl öyle geçermiş diyerek sevgililerimizi öpeceğiz. Birbirimize peluş oyuncaklar hediye edeceğiz. Dünyanın dört bir yanında havai fişekler patlarken; biz, renkli umutlar yeşerteceğiz geçen yılbaşı olduğu gibi.



Ertesi gün bir çocuk daha ölecek bir duvar dibinde, yanı başımızda bir ülkede. Kapılar ardında yapılan çok gizli toplantılarda dünya üzerinde herhangi bir coğrafi bölgenin geleceği hakkında kararlar alınacak. Toplantı sonrası basın toplantısında barış mesajları verilecek. Sonra içinde ağaçlar olan, çocuklar, anneler, sokak hayvanları, evler, hayatlar olan herhangi bir kara parçasını, banka hesabının yüzde yirmisi karşılığı mülk edinecek birileri. Bir geç adam, otuz bir Aralık'ta yaptığı gibi, bir genç kızın poposunu avuçlayıp inecek otobüsten, sonra evine gidip, aşık oldu diye kız kardeşinin ağzını burnunu kıracak. Siyasiler, yaşanmışlıklarının intikamını almak için iktidara gelmeye devam edecekler, Şubatlar, Eylüller, Martlar, Ergenekonlar, "balyoz" gibi inerken tepemize, anamız babamız içerde değilse fark etmeyeceğiz, kırk yıllık anestezinin etkisi ile geçtiğimiz yılın best of şarkılarını dinlemeye devam edeceğiz. İlaç firmaları kanser araştırmaları fonunu bu yıl da yeni satış stratejileri doğrultusunda harcayacak ve yarın örneğin bir devlet hastanesinin koridor sonundaki odasında bir kişi daha ölecek. 

ve ben, toprağın yağmur sonrası bu kadar güzel kokmasını, o koridor sonundaki odada verilen son nefese bağlayacağım yine.


                                                                   ****  



Yılbaşını kutlarken; Pandora'nın kutusuna dokunmadan önce ellerinin yeterince temiz olduğundan emin olmalısın.



                                                                    ****




"Peki sen neden hala umut ediyorsun?" diye sordu.

"Başka hiç kimse beni Ay'a o kadar yakın hissettirmedi de ondan..." dedim.








Vitrindeki Van Gogh

Kötü bir rüya gördüğümü söylediğimde, “Sus, sakın kimseye anlatma. Suya anlat. Akıp gitsin” derdi anneannem. Ben de koşa koşa bahçedeki ta...