On Yaşıma Mektup ve Schopenhauer'in Kirpileri.







 “Acaba otuz yaşında bu günlüğü okuyacak mıyım? Saklarım inşallah. Yoksa niye yazıyorum? Otuz yaşındaki halimi çok merak ediyorum.

Otuz yaşındaki Seda ile konuşabilseydim keşke…”

21 Kasım 1995, İzmir.

Öncelikle bu şizofrenik mektubu yazmama sebep olduğun için sana teşekkür ederim. Kendi çocukluğu ile sahici bir diyalog, pek az insanın başına gelir. Elimden geldiğince spoiler vermeden istediğini yapmaya gayret edeceğim.

Otuz yaşındaki Seda ile aranda öyle düşündüğün kadar büyük farklar yok. İnsan yaşadığı yıllardan istediği kadarını kendine katıyor, hücrelerinle ruhun arasındaki yaş farkı da buna göre belirleniyor.
Gezdiğinden, gördüğünden, okuduğundan,  çok şey öğreniyorsun yıllar içinde ama, en çok, en güzel, en acı, en süper, en unutulmaz öğretileri hayatındaki insanlar katıyor.

Bir sürü insan tanıdım, bazılarının hayatına dokundum, kimi hayatımı deldi geçti sandım da gün geldi adını unuttum, kimiyle otobüste, vapurda, banka kuyruğunda, ehliyet sınavında, kimiyle Güney’de bir köyde “ Ben de o tarafa gidiyorum, seninle geleyim”lerle tanıştım.  Kimi ilk kez dinlediğim şarkılarla, içimin derininde yer bulan notalarla, kimi yazılarla, elinde bir kitapla geldi;  buyur ettim. Kimi zamansız çaldı kapıyı, üşendim açamadım, kimini uzun süre bekledim ben duştayken gelmiş de  çok sonra öğrendim geldiğini. Hepsinden, bir dolu kütüphaneden öğrenemeyeceğim kadar çok şey öğrendim. Hiç birinin şu an olduğu yeri değiştirmek istemem. Gelecekte olacakları yerleri de. Hayatın; olayların akışını ve insanları konumlandırma şeklini kusursuz buluyorum ve asla bundan iyisini yapamayacağımı biliyorum. Bu bir razı gelme değil, bir saygı duyma hali ve bu halin kıvamını tutturmam çok zamanımı aldı.

Schopenhauer’in 1851 yılında yayınladığı Parerga ve Paralipomena: Kısa Felsefi Denemeler kitabının 396. Bölümünü okumana daha bir kaç yıl var ama tam bu noktada aklımda kaldığı kadarıyla Kirpi İkilemi'nden bahsetmem gerekiyor sana: 

Çok ama çok soğuk bir gün, onlarca oklu kirpi bir araya gelir. Donma tehlikesiyle karşı karşıya olduklarından birbirlerine yaklaşırlar. Sonra birbirlerinin oklarını fark ederler,  hatta bazılarının canı yanar, uzaklaşırlar hemen. Çok üşüdüklerinden, kısa süre sonra tekrar birbirlerine yanaşırlar. Donmanın eşiğinde üşüme ile, birbirlerine yaklaştıklarında oklarından rahatsız olma ikilemini bir süre yaşarlar. Bu ikilem; her biri için, aralarındaki mesafe hem birbirlerinin ısılarından faydalanacakları, hem de oklarının batmayacağı noktayı bulana kadar sürer. Sonunda, birbirlerini ısıtarak ve zarar vermeden, bir arada var olabilecekleri doğru mesafeyi bulurlar.

Çocuklar böyle değil, onların okları yok. Ama büyürken oklar büyütüyorsun aklında, ruhunda, hatta bedeninde, kalbinde ve insanlarla arandaki mesafeyi buna göre ayarlamazsan çok canın yanabiliyor,  hiç istemeden çok can yakabiliyorsun.

Üzülme, mutlaka doğru noktayı bulacak, hatta zaman zaman o noktayı terk edebilecek olgunluğa erişiyorsun. Uygun mesafede kalıp sıcaklığını dengeye getirdiğinde bir süre sıkıntı çekmemek ve sıkıntı vermemek için diğerlerinden uzakta bir yerde durmayı tercih edebiliyorsun.

Kimileri bu şekilde mutlu olmayı asla başaramazlar. Oklarıyla zarar verseler, hatta zarar görseler bile yalnız üşümekten korkarlar. Konfor alanlarında mutlaka vücut sıcaklıklarını garantiye alacakları biri vardır. Zira toplum da kulağına hep  bunun böyle olması gerektiğini fısıldar. Fakat üşümekten artık korkmadığın an, oklarından soyunmakta özgürsün.  Bu silahsızlığı en güvenli mesafeye değişmem, değişmeyeceksin.

Toplum, oklarından soyunup gelenleri sevmez.  Üzgünüm ama yaşamın boyunca hep, -4 yıl önce Haziran ayı hariç; kendini azınlık hissedeceksin. Azınlık hissetmek zaman zaman rahatsız edici olabiliyor ama genelde bununla ilgili gücünü azdan alan bir haz duyuyor ve zaman zaman hissettiğin o rahatsızlığı önemsemiyorsun.  Böyle hissetmeye başlamış olman gerek mesela, ilk Bosna şiirini yazdığım yaştasın.

Büyük savaşlarla ve büyük masalarda çizilmiş sınırları, bir ırkı, dini, rengi ötekinden üstün gören aklı, illaki bunlardan birine, bir kimliğe ait olma zorunluluğunu, toplumun, tamamen işine geldiği gibi koyduğu kuralları ve bunu akrabalar, iş arkadaşları ve bilimum sosyal çevre özelinde dayatma çabasını, farklı seslere kulak tıkamayı marifet sayan karbon kağıdı topluluklarını anlamlandıramadığın için ve tecavüze, cinsiyetçiliğe, hayvanları tekmeleyenlere, çocuk istismarına, fikirleri hapsedebildiğini sanan güç sahiplerine karşı durduğun için azınlığa dahilsin. Yerkürenin ve doğduğun coğrafyanın dengeleri can sıkıcı fakat, çiçekleri koparırlar da tohum hep var. Tohum varsa umut da var.

Bütün bunlar karakterine kodlanırken, arka planda olaylar akıyor.  Ard arda okullar bitiyor, annen daha evhamlı oluyor, baban yıllar içinde yumuşayıp pamuk gibi bir adam oluyor. Ablan bile yaşlanıyor. Çok sevdiklerini  kaybediyorsun,  zihnin, zamanla derine gömülen bir “onu gördüğüm son an” koleksiyonu yapıyor ve bazı hastaneler, bazı evler o derini bulup dokunuyor, her zaman bir yolunu bulup kaçamıyorsun.

Müdahale alanının kısıtlı olduğu, yaşamak zorunda olduğun için yaşadığın pek çok anı, birikip, insanlara karşı davranışlarını belirliyor. Gün geliyor, çok sinirlenmiş bir adamın gözlerinde kırılmış bir çocuk görüyorsun. Ağlarken kimse görmesin diye tuvalete kaçtığında aynada gördüğün kırgın kız çocuğunu, onun yanına oturtuyorsun. Onlar el ele tutuştuklarında zaman duruyor. Sendeki çocuk, bir başkasının derininde çıplak ayak yürümeye başladığında, adı aşk oluyor.

                                                                                              ***

Sana bu mektubu, iki yıl gecikmeli yazıyorum. Fakat hayatın sıralama ve konumlandırma konusundaki doğruluk payından şüphe duymadığımı belirtmiştim.  

Otuziki yaşındayım. Etrafımdaki on kadından sekizi, hiç çaktırmayanlar dahil olmak üzere, kıvrımları beğenilsin, yeni kestirilmiş saçı fark edilsin istiyor. Arzulanmak bir de prenses olmak istiyor.  Yara bandı olmaya meyilli, tacı pırlantadan bir prenses. Oysa bir kez öpülseydi boşluklarından, hiç önemsemezdi bunları, bilmiyor.
Etrafımdaki on erkekten sekizinin kafası karışık, biri gelsin toparlasın istiyor. Toparlasın ve gitsin istiyor. Eşraf çok uzun yıllardır erkeklere güzel sevmeyi öğretmeden önce uzvundan mütevellit avantajlarından bahsediyor.

Otuziki yaşındayım.  Yeni biriyle tanıştığımda artık nereli olduğunu ne iş yaptığını, hangi okullarda okuduğunu değil, sabahları dinlediği şarkıyı, çocukken ilk okuduğu kitabı, hatırlamıyorsa en sevdiğini merak ediyorum. Mutlaka daha önce aşık olup olmadığını sorup gözlerine kitleniyorum. Tereddütsüz “Evet” diyorsa ondan hiç korkmuyorum, o an sevmeye başlıyorum.

Otuziki yaşındayım,  on yaşındaki umudum, on sekiz yaşındaki umutsuzluğum, yirmi iki yaşındaki öfkem yok,  hala çok sevmeler, çok çok güven, sonsuz kredi ile adımlar atıyorum. Hala birbirinden güzel yanılıyorum ve en güzeli sonuncusu.

Otuziki yaşındayım ve seni hem geceleri başucumda, hem de içimdeki en renkli bahçede saklıyorum.  Bu çağda günler insanın aklını kirletiyor, sana bakıp uykuya daldığımda,  ilk yazdığım sayfanın masumiyetine kavuşuyorum.

                                                               OnİkiHaziranİkiBinOnYedi,Karşıyaka.








Hipokampus

Büyük bir kasırga çıkmış. Hiç bir şeyi alıp götürmemiş, aksine uzaklardan havada sönmüş balonlar, uçurtma ipleri ve saman kağıttan gemiler getirmiş. Senin içindeki bütün tozlar ve hafif şeyler havada uçuşmuş. Yıllar içinde, içinde yerini bulan ne varsa yer değiştirmiş. Kulak zarını  zorlayan bir gürültü kopmuş sonra ve ardından azalarak bitmiş.


Öksürük krizi de, korku ve panik de geçmiş, olan bitenin tam ortasında oturmuş bir sigara yakmışsın. Hep bunu yaparsın. Bilirsin, savaşın şiddetini en iyi, herkes çekildikten sonra geriye kalan yıkık şehirler anlatır ve ne şekilde yenileneceğin bitmiş savaşın şiddetiyle doğrudan ilintilidir. Söylesene, bir tek çocuğun ayakkabısının teki düşmüşse sokağa, hangi savaşın ardından mutlak zaferden bahsedilebilir?  Kederle izlediğin yıkıntıda, şehrinin renklerini yine sen kendin bulacaksın. Belki hiç ummadığın bir an rüzgarla birlikte, çok önce sahibi tarafından şaşkınlıkla açılmış bir hediye paketinin içinde gelecek mavi, bir ton açığından başlayacaksın boyamaya. Yeterince şanslıysan yağmur bile yağar, tüm renkler doğar. Dallara su yürür, gölgesinde sigaranı söndürecek yer ararsın. Bir çoğu bilmez, doğayı da besler çünkü umut. Nihayetinde yıkık şehirlerde bile mevsim bahara döner ve değişen mevsimler, insanlara bizzat kendi yaralarına dokunmayı öğretir. Başın ellerinin arasında yıkılmış kalelerini, keşfedilmiş gizli sokaklarını, bir cümleye köklenemeden suya düşmüş sözcüklerini izlerken, o an burnuna yasemin kokusu dolar, sen geçen bahara mı gittin yoksa gerçekten bahar mı geldi ayırt edemezsin. Beyninin içindeki, kokularla hatıraları ilişkilendiren mucizevi komşuluğa kızarsın. Oysa bilirsin, bahar, her yıl başın ellerinin arasındayken gelir. Bu, hayatın değiştirilmesi teklif dahi edilemez mükemmel zamanlama ilkesidir.


Geriye yalnızca hissetmek kalır.



Bu ise, etrafındakilerden ve hatta baharın kendisinden bile gizlemen gereken hakikatli bir çabadır.

                                                                       **

Evin küçük balkonunda annenden veyahut bir oyun sırasında karşılaştığın dört başı mamur karınca sürüsünden öğrendiğin haliyle çok sevebilmeye devam edebilmen için kalbini koruman gerekiyor. Büyük şehir budalalarından, süslü cümlelerin dolaylı tümlecine saklanmış yalanlardan, tam prensesi kurtaracakken çıkıp ortalığa roket atan bölüm sonu canavarlarından ve tabii en çok da kendi kalbini koruyamamışlardan.


Yaşadığın sürece içinde şehirler yıkılacak, yerine yenileri yapılacak, sen bir sürü şeyi ve bir sürü insanı yanlış anlayacak ve bu yanlış anlamaların bedeli olarak uzun süren bir restorasyona alacaksın kendini. Aslına sadık kaldığın sürece de hep bir öncekinden sağlam olacak. 

Bir sonraki restorasyonda şehrin girişine Dr Carrel'in heykelini dikeceğim:




"İnsan tekrardan yücelmesi için kendini yeni baştan inşa etmek zorundadır  ve bu yenileşmeyi ızdırap çekmeden yapamaz. Çünkü o hem mermerdir, hem de heykeltıraş. Gerçek çehresini tekrardan almak için, büyük çekiç darbelerini kendine indirerek kıvılcımlar çıkaracaktır."


                                   ***
                                                                                                                                                                         ÜçHaziranİkibinOnyedi,Gümüşlük.
 

Es.



Yazının zamanı olduğu gibi yeri de var.
İlk kez geldiğim bir şehirde, uğultuların arasında tüm gün yürürken bir sürü şey düşünüyorum.
Unutmamak için yazmaya oturuyorum. Nazım'ın da zamanında müdavimi olduğu mekanda küçük bir masa bulup kahve söylüyorum.
Vera'ya mı yazdı acaba, Piraye'ye mi burada; yoksa her sabah ilk sigarasını içip kalktı mı diye düşünüyorum.
Bulduğum bir saman kağıdı müsveddenin arka tarafına yazmaya başlıyorum ki, kağıt fısıldıyor:
Bu kitap bitti. Artık buraya yazmamalısın.
Yazdığın yer asla bir kağıt olmadı. Sözcüklerin doğacak yeri vardı.
Düşündüklerimi unutmaya yürüyorum bu kez.
Her adımda ölüyor sözcüklerim, ömürleri bir nefes.


                                              OnDörtMayısİkiBinOnYedi
                                                                  Viyana.
                                                                                                                                         


Eğik zeminler, tabaklardaki çizikler ve tabii parlament mavisi.



Artık daha çok susuyorum, dedi kadınlardan sarışın olmayanı. Anlaşılmak konusundaki sıkıntılarım ciddi boyuta ulaştığından beri anlatmaya üşenir oldum.

“Birbirimizi anlayabilmemiz için eşitlenmemiz gerekir” dedi kadınlardan sarışın olanı, “Eşitlenmemiz için ise, göğsümüzde aynı kayayı taşıyor olmamız gerekir.

Çünkü hatıralar zihninde, izleri ise göğüs kafesinde bir suyun içinde birikir. Biriktikçe sertleşip ağırlaşır. Senin kayan, kaç yaşından kalma ve ne kadar altında suyun; bilmiyorum ama, karşılıklı rakı içerken eşitlenir iki insan. Sarılıp uyurken, ayakları birbirine değdiği an eşitlenir. Farkına bile varmazsın, bir el, göğsünden bir kaya parçası alıp kendine koyar. Sevmek de, içmek de bir eşitlenme meselesidir özünde.”

-Bir aşkı bitiren de kot farkıdır o zaman.

+Çünkü kot farkı dediğin şey de, asansörle en üst kata çıkıp, penceresinde sokaktan geçen simitçinin göz hizasına gelmektir. Yükseklerde ya da zeminde oluşun, hangi cepheden baktığına bağlıdır çoğu zaman ve iki kişilik bir hayatı asla bir tek cepheye sığdıramazsın.

Otuz saniyelik sessizlikten sonra kadehlerini eğik zemine inşa edilmiş hayatlara kaldırdılar.

- İçindeki anlatma güdüsü, zamanla da törpüleniyor sanki. Büyüdükçe bir -Aman niye kasıyorum- hali hasıl oluyor. Karşılık bulacağı meçhul açıklamalarla vakit kaybedeceğime kendi içime dönerim, zaten dağınık etraf, bir el atar çeki düzen veririm diyorsun.

+ Bak işte gerçek yalnızlık, birileri seni terk ettiğinde değil, kendinle delikanlı bir ilişki kurabildiğin an başlıyor.

- Çöplerinle barışıyorsun.

+ Renklerinle tanışıyorsun. O andan itibaren yalnızlık karanlık bir yer olmaktan çıkıyor. Yalnızca o renkleri görebilen ve avuç içinde yeni renklerle gelebilen insanlarla ilişki kurmanın sana en uygun sosyalleşme şekli olduğu kanaatine varıyorsun, bir daha da asla aksi mümkün olmuyor.

- Bir gün biri bana avucunda çok güzel bir maviyle gelmişti mesela. O gittikten sonra ardında bıraktığı boşluk da mavi kaldı ve oraya her dokunduğumda imalı bir biçimde aynı şarkı çalıyor hala.

+ Çünkü o insan silueti şeklinde, araba şeklinde, bir küçük ev şeklindeki boşluklar, seninle yaşamaya devam ediyorlar. Dinlersen konuşurlar, o boşluklardan yükselen seslerde güzel anıların ve büyük günahların var.

- Bütün bu hesaplaşma bittiğinde, artık yalnızca kendin olmaktan başka şansın kalmıyor. Başka biri gibi davranmaya kalktığında; ya da insanlar, koşullar, yol ayrımları seni buna zorladığında, veyahut sırf kolayına geldiği için başkası olduğunda, sonunda mutlaka tökezliyorsun, yalpalıyorsun, etrafı kırıp döküyorsun.

+ Meyhanede önümüze gelen bu tabaklar mesela, baksana zamanın çizikleri ile dolu. Bu çiziklerde efkarlı sohbetler de var, büyük kutlamalar da; ilan-ı aşk da var, vedalar da. Sen de bu tabaklar gibi zamanın çizikleri ile dolusun. Dokun onlara, o çiziklerde kimselere anlatamadıkların var.

O sırada Adalı Rum Kızı, cezvesiyle birlikte iki fincan kahve getiriyor. Yarı Türkçe yarı İngilizce; “Buyrun, Greek Coffee” diyor.

“Hadi ordan” diyor kadınlardan sarışın olmayanı, düpedüz türk kahvesi bu! Turkish Coffee, ok?

Aralarında ufak çaplı bir kardak krizi yaşanıyor.

Son yudumlardan önce kadehleri son kez çınlıyor:

"Toplumsal hassasiyet çemberimizin kahve, yoğurt ve baklavadan öteye geçeceğine dair taşıdığımız cılız umuda, hakikatin bacakları üzerinde duran inadımıza, ummanda bir zerre olduğunu kendine sık sık hatırlatanlara, kot farkı yüzünden yitirilmiş aşklara, derinindeki maviden yükselen şarkıların imasına, kendiyle delikanlı bir ilişki kurabilmeyi başarmış iki kere rafine yalnızlara, artık giymediğin kot pantolonunun cebinden düşen pansiyon kartlarına, içimizdeki biçim biçim boşluklara, nadir olanın narinliğini bilip sahip çıkanlara, meyhane tabakları üzerindeki çizik çizik vedalara, ezberbozanlara, Nazım’a ve Vera’ya, Patti’ye ve hiç vazgeçmeyen Robert’a.

***
  -  Ne demişti Robert?
+ “Patti, Kimse bizim gördüğümüz gibi görmüyor… ”



 ***

Duydun mu bak hala Greek Coffee diyor...

Yemişim kahvesini, sana bişey olmasın...







Yirmi Beş Şubat İkibinonyedi, Chios.

üç kısa tebeşir bir virgül


Dokuz ya da on yaşlarındaydım. Ders; Matematik, Konu; Ondalık Sayılar. Öğretmen tahtaya kaldırdı beni. Dört haneden sonra virgül koyup devam etmiş, upuzun bir sayı. Altına aynısının lacivertini daha koymuş. 
"Çarp bakalım" dedi vicdansız. Dedim "Bari toplasaydım?" Yok, dedi çarp sen. Neyse başladım çarptıklarımı alt alta yazmaya. Bitene kadar üç kısa tebeşir harcadım. Bu sırada sıkıldı tabi sınıf, çöpün yanında kalem açma bahanesiyle kaynatanlar, oradan oraya uçuşan kağıtlar, kıkırdaşmalar, hepsi birleşip fırsatçı bir uğultuya dönüştü ensemde. Sonunda bitirdim, bir de çıkan sayının sağ alt köşesine çapraz olarak alt alta iki kısa çizik attım artist artist. Üniversiteye giden ablamdan iki gün önce öğrenmiştim bu hareketi ve iki gündür en az yirmi kere pratik yapmıştım. "Bitti." dedim. Geldi öğretmen baktı... baktı... hesapladı... Aniden bir tokat attı sağ yanağıma, bir de yüzüğü var ters dönmüş, hiç unutmam yeşil taşlı. Virgülü yanlış yere koymuşum, öyle dedi. Yanıyor yüzüm falan ama ben o kadar eminim ki doğru yaptığımdan, hala kafa orda. Dedim "Ben doğru yaptım ama!" 
"Otur yerine!" dedi. Yanağımı ovalaya ovalaya gittim oturdum. 
Ders bitene kadar elim yanağımda gözüm tahtada tekrar tekrar kontrol ettim yaptığımı.
Zil çalar çalmaz gittim yanına öğretmenin; tekrar ettim: "Ben doğru yaptım." 
Uzandı yanağımı okşadı. "Evet." dedi "Ben de farkettim. Özür dilerim."
Üç saniyelik bir zafer yaşadım kendi içimde. Çünkü hem o korku filmi gibi sayıları doğru çarpmıştım hem de koskoca öğretmen benden özür dilemişti. Döndüm sırama oturdum. Sonra "Bi'dakka ya!" dedim kendime. "Öğretmen bütün sınıfın önünde bana tokat atıp, herkes teneffüsteyken özür diledi." Bu ağır haksızlıktı. 

Sonraki ders başlayıp sınıf toplandığında fırladım tahtaya, dedim ki "Arkadaşlar bir dakika beni dinleyin" Uğultu kesildi. "Öğretmen benden özür diledi. Çünkü az önce virgülü doğru yere koymuşum aslında ben. naber." Döndüm öğretmene baktım, "Arkadaşlarımın önünde de tekrarlar mısınız lütfen?"

Öğretmen sınıf defterini imzaladıktan sonra kafasını  kaldırdı, bana baktı, sonra sınıfın meraklı bakışlarını gördü  ve şöyle dedi:

"Ders, Hayat Bilgisi. Seda, otur yerine."

Dünya üzerinde, o gün adını bilmediğim tehlikeli bir şeyin var olduğunu farkettim. 

İnsan Ego'su.


***

O tokadı yememiş olsam da virgül'ü önemserdim kesin. Noktalama işaretlerinin içinde, çok çocuklu bir ailenin büyük kızı gibi tüm sorumluluğu üzerine almıştır çünkü. Yeri gelir kardeşlerinin ayıplarını örter, yokluğunda kurmuş olduğun ağdalı cümle bi halta benzemez. Ya da olur da yanlış yere koyarsan haşa baban gibi eşşek olabilirsin. 
An gelir es olur, nefes olur. 
Ve fakat, yetmez. 
Hayat, tüm hesapların doğru, noktalama işaretlerinin yerli yerinde olduğu yerde başlıyor. Matematik ve imlanın önemli fakat yetersiz olduğunu farkettiğin an sesini yükseltmeyi öğreniyorsun. 

Hesabının doğru, virgülün tam da olması gerektiği yerde olması ve senin haklı olman, başka bir gezegende güzellikleri getirebilir belki ama bu kürede, bu coğrafyada, bu delirmiş düzende; hali hazırda zaten yiyeceğin tokatla beraber hissedeceğin acıyı katlayan yeşil taşlı bir yüzük olarak çarpıyor yüzünde.


*** 


-Fazla tebeşiri olan var mı?


onaltışubatikibinonyedi,Karşıyaka. 

Gökyüzüne verilebilecek reklamlar ve açık kalan kapılar*


Nedir? İsminin anlamı yani? diye sordu. “Ses” dedim.  O kadar. Sadece ses.

Sessizliğin koşullara göre ne kadar manalı, ne kadar derin, ne kadar acımasız olduğunu ve derin bir sessizliğin, okuyabilen için binlerce kelime saklayabileceğini bilecek yaştasın. Bu yüzden isminin anlamını önemse. Öyle tükürür gibi çıkmasın ağzından, dedi.

Oysa sadece bayram öncesiydi, çok yoğun bir gün geçiriyordum ve deniz kıyısında soluklanmak istemiştim. Konuşacak halim yoktu.  Yaşadığım ülkede seksen altı bin küsur  Seda vardı ve en çok kullanılan altmış altıncı isimdi. Pek azını tanıyordum. Bir kaçı dışında hepsinin ortak özelliği gösterişli ve kaygısız olmalarıydı. Ama bunu da önemsemiyordum. Düşünecek daha önemli şeyler vardı. İnsanlar televizyon izlemek yerine pencerede oturup denizi seyretseler, gökyüzüne de reklam verirler miydi gibi şeyler mesela.

İspanyolca “İpek” demek, dedim. Osmanlıca’da  meme anlamı olduğuna dair rivayetten bahsetmedim. Espri anlayışı hakkında fikrim yoktu çünkü.

Bu konuşmadan birkaç dakika önceydi, bayram tatilinden önceki son iş gününü bir deniz kıyısı kasabasında bitirmiştim. Sahilin yenilenmiş banklarından birine oturdum, kulaklıklarımı taktım, “En sevdiğim oyun kendini kandırmaca” adlı playlisti açtım, o sahil kasabasına daha önce de gelmiş olduğumu hiç hatırlamadım. Uçaklara verilebilecek çirkin reklamlar üzerine düşündüm ve kalktım.

Tam o sırada tekerlekli sandalyesinden bana seslendi: “Resmini çiziyordum lütfen beş dakika daha otur, hemen bitiririm.”

Gitmem gerektiğini, yolumun kısa olmadığını söyledim.

Bebeklerin ilk çıkan dişleri alt iki dişleridir ya hep, işte onun da son kalan iki alt dişini göstererek gülümsemesine istemsizce karşılık vererek karşısına oturdum.

-Böyle oldu mu?

Gülümsemesi yüzündeki gölgeyi tamamen aydınlattı bu kez. Kumaş eczane torbasından sigarasını ve yeni bir kağıt istedi, uzattım.

Onun ismi ve anlamı üzerine konuşamadık.  “Devlet o kadar çok değiştirdi ki ben bile hatırlamıyorum” dedi.

-Sağcı mıydın, solcu mu?

Ülkücüydüm ben, sevmezsin sen,  dedi.

Sessizliğin gizlediği kelimelerin farkında bir ülkücüyü koşullara göre sevebilirim, dedim.

Bir suratın ana hatlarını çizdi. Sonra kafasını kaldırıp uzun uzun baktı. “Unutmak için önce affetmen gerek” dedi. Eğilip kalemiyle gözler arasındaki mesafeyi ayarlamaya koyuldu.
Uzun zamandır böylesi şaşırdığımı hatırlamıyorum. “Nasıl yani??” Diye sordum.

“Çok kırgınsın, hırsla aklındaki her şeyi silmeye uğraşıyorsun, böyle olmaz, sakinleşmeli ve affetmelisin. Ancak o zaman silmek istediklerini silebilirsin. İnsan ancak affettiğinde gerçekten unutur” dedi.

-Nereden çıktın sen akşam vakti? Bütün bunları nerden çıkardın?

“Ben hiçbir şey anlamadım ve hissetmedim. Öyle yeteneklerim yok. Sen zaten herşeyi anlatıyorsun” dedi.

Sustum. Daha fazla üstelemedim. “En sevdiğim oyun kendini kandırmaca” listesi bir yere kadar vardı. Kulaklıkları çıkarınca gerçek hayata dönüyordun ve ben büyük ihtimal bir ara bir kapıyı açık bıraktığımdan acayip sürprizleri çekiyordum. Hangi kapı olduğunu bulmam imkansızdı. İnsan kapatıp kilitlediği kapıları çok iyi bilir fakat açık bırakılarak eşiğinden hızla geçilen kapılar hep unutulur.

“Hayatta en dibi de gördüm, en yüksek yaşam standartlarını da,” dedi. ”Tahmin edemeyeceğin kadar iyi ve tahmin edemeyeceğin kadar kötü yaşadım. İçinde ailemin ve maddi gücümün olduğu yılları çıkarırsak hayatımın geri kalanı hastanede ve hapiste geçti. Çok ciddi işkence gördüm, kaburgalarımı kırdılar, sakat bıraktılar… Bunları sana anlatmayacağım. Bütün bunlardan öğrendiğim tek şey var, “Acımıyor!” diye bağırırsan gerçekten acımıyor.” Dedi.

"İşte bu yüzden, ne yaşarsan yaşa, acımıyor diyeceksin, her zaman birilerinin elini tutacak gücü kendinde bulacaksın ve bırakacak gücü tabii."

Gözlerim doldu. Bazen gözlerim öfkeden mi doluyor, üzüldüğümden mi, yoksa bir nokta var içimde de oraya dokunulunca mı kestiremiyorum. Sanırım sonuncusu. O noktayı kimi zaman yok etmek istiyorum. Çoğu zaman da nerede olduğunu bulup kontrolsüzce üzerine basmak.

Konuyu değiştirdim, 

-Hastane? Hastalığın ne?

“Kalp pili var bende, 6 ay sonra ömrü dolacak, nakli de reddettim” dedi.

Nedenini sordum, birden hiddetlendi. Yüzünde çocuksu, hırçın ve şaşkın bir ifade belirdi.

- Çünkü kalbi insan ölmeden çıkartıyorlarmış! Ölmemiş bir insanın kalbini nasıl alayım ben?

“Beyin ölümü diye bir şey var” dedim. Biraz anlatmaya koyuldum. İkna etmek için çabaladım. Belki bir faydası olur, söylediklerimin altını doldurur diye mesleğimden bahsettim.

“Ben biyolog falan anlamam. Bir insanın kalbi durmadan ölmeyeceğini bilecek kadar çok adam öldürdüm” dedi.

Sıradan bir beyaz yakalının, hayatın akışı içinde duymayacağı cümleler duyuyordum.

“Pili yenilesinler?”dedim. “Akciğerlerim  kötü durumda, uzun hikaye, olmuyor” dedi. Kendinden değil, benden bahsetmek istiyordu. Sanki denizi seyrettiğim üç şarkılık sürede hayatımın son çeyreğini izlemiş ve bu konuda edecek bir çift sözü vardı.

O’na birini öldürmek üzerine bir sürü soru sordum. Vicdan sahibi bir adamın -inandıkları uğruna-olduğuna kendini inandırarak başka hayatlara son vermesi üzerine kendime bir şeyler katabileceğim başka bir zaman dilimi ihtimali çok güçtü.

“Ben gördüğün gibi ağzında diş kalmamış engelli bir adamım, her yere aitim ve hiçbir yere. Bu yüzden beni yanlış anlayacağına dair korkum yok, saklama kendini, git uzanan eli tut.” Dedi.

O’na, birinin elini tutmanın sandığı kadar kolay bir şey olmadığından bahsettim.  

"Havada uçuşan bir sürü yalan var, havada uçuşan mermiler de oluyor zaman zaman, -miş gibi insanları var, her yerdeler. Mutluymuş gibi, çok seviyormuş gibi, çok duyarlıymış gibi, nasıl tamamlarsan işte. Herşeyi bildiğini sanan elleri çok kirli bir adam var. Artık üzülmeyi bıraktığın katiline aşık bir topluluk var, aynı havayı soluduğun.  Bir gün dayanamayıp, dile gelip ana avrat düz giderek kendini patlatacağını düşündüğüm yer küre var, insanlığımızın posasından  bir çöplüğe dönüştürdüğümüz. Kadınlar kalçalarını fotoşopla şekillendirip altına en sevdiğin şairin dizelerini yazıyor bu ülkede.  İki kere tıklayınca kocaman bir kalp oluyor. Ete kemiğe bürünse eldivensiz dokunamayacağın plastik duygular var. Sen bunca beyin yakan durumlar silsilesi içinde uzanıp birinin elini tutuyorsun. Bu ne demek biliyor musun? Varım. Bunlar var, ama ben de varım. Artık yalnız değilsin, demek. Var olmanın kolay olmadığını bilecek kadar yokoluşa tanık olmuşsun bayım. Beni anlayacağını umuyorum.”

Vedalaştık.

Elimi, iki elinin arasına koydu. Bunu yapmasaydı beni anladığına ikna olmayacaktım. Kritik hissiyatların sıradan ayrıntılarda gizli olduğunu düşünenlerdenim.

Dönüş yolunda, “ En sevdiğim oyun kendini kandırmaca” adlı playlisti sildim.

"Seda" isimli bir playlist oluşturdum ve içine Jeff Buckley’den çok güzel şarkılar koydum.



                                                                   ***

-Hayatta bazı şeyler tesadüftür. Diğerleri ise açık bıraktığın kapıların buyur ettiği rüzgarın getirdikleri.  Yol ayrımlarında seçmediğin yolların sana öğretecekleri de orada gizli.






*Yaşanmıştır.

Rakı, karpuz kabuğu ve tabii Küçük Prens




                        

“Onu çok iyi tanıyordum” dedi kadınlardan sarışın olmayanı. “Tanışmıyorken bile çok iyi tanıyordum. Uzaktan izlerken yani.”

“Küçük Prens ne der biliyor musun?” dedi sarışın olan, “İnsan, ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayasını gözler göremez.”

Otuz saniyelik sessizlikten sonra kadehlerini, öldüğüne asla inanmadıkları Küçük Prens’e kaldırdılar.

“Büyükler de “Gönül gözüyle bakmak” der. Ama büyük risk. Ben şahsen korkuyorum artık. Birine yüreğinle bakıyorsan eğer, yani anneannemin dediği gibi -gönül gözün-le, içindeki tüm karanlığı, çocukluktan kalma yara bereleri, tutmamış yamaları, komplekslerini, ukalalık ederek gizlemeye çalıştığı korkularını, kahkahasıyla perdelediği yorgunluğunu, eksik aklını, korkulu rüyalarını, saçmalayan tarafını, dikenli bahçesini görüyorsun. Hepsine teker teker dokunuyorsun. İyileştirmeye koyuluyorsun çünkü gözünün önündeki açık yaraya tahammül etmesi zordur. Gözlerin görmediği tüm zaaflara gülümseyerek kucak açıyorsun. Olduğu gibi kabul etmiyorsun. Kimsenin kimseyi olduğu gibi kabul etme hakkı yok çünkü. Kimse kimseyi “kabul buyurmasın” çünkü kimse o kadar parlak değil diğerinden. Sen, öyle baktığın için gerçeğin mayasını görüyor ve -olduğu gibi seviyorsun.”

“Sonra ne oluyor?” diye sordu öteki, tütününü sararken. “Karpuz kabuğu mu?”

Sonra, dedi Sarışın olan, hafifçe gülümseyerek, “ Sen böyle derinlerde takılırken yüzeyi kaçırıyor ve derinlerdeki dikenlerden olsa neyse, yüzeydeki karpuz kabuğuna çarpıp yaralanıyorsun.

“Karpuz kabuğu hayalkırıklığıdır dostum. Dipteki canavarı ehlileştirmiş biri için, yüzeydeki karpuz kabuğuna çarptığın o an, hayatın sana ilk kez gösterdiği orta parmağıdır.”

"Ve işte insan böyle vazgeçer inanmaktan. Böyle küfür etmeye alışır. Böyle kozasını örer. Bir aşk biterse böyle biter. Bir ülke batarsa bu yüzden batar. Çünkü memleket meselelerinin temeli de çoğu zaman derindeki canavar değil, yüzeydeki karpuz kabuklarıdır."

Sarışın olan benim.  Çocukken doğaldı artık yapay.  İçimin beyazı ile saçımın sarısı bu noktada örtüşüyor.  Çocukken doğal olanı büyüyünce taklit edebildiğimiz sürece nefesimiz suyun altında idare ediyor çünkü.  Çünkü o gözlerini sımsıkı kapayıp kendi kayalıklarından başkasının derinine atlayan, çocukluğunun aslına en yakın kopyası. Ben kim bilir kaçıncı kadehi doldururken, karşımda oturan arkadaşımın omzunun arkasından bana gülümsüyor. O’nu yitirmediğime seviniyorum. Sitemli bir ses tonuyla fısıldıyor:

-Beni bir daha karpuz kabuklarıyla muhattap etme.


Çok içtim galiba, diyorum. Kapanışı yapalım mı?


“Kalbinin üstünde göz taşıyanlara, Küçük Prens’in öldüğüne inananlara inanamayanlara, şemsiye taşımaktan hiç hoşlanmayanlara, açık yara gördü mü dayanamayanlara, ehlileşmeye meyilli derin su canavarlarına, en son ben aradım diye trip atmayanlara, derinlerde yüzerken yüzeyi kaçıranlara, hayalperestlikle delilik arasında hiç durmadan yolculuk yapanlara, dünyanın aslında o kadar da kötü bir yer olmadığını düşündüren güzel insanlara yani Kazım Koyuncu’ya, mesela Mendela’ya, Frida ve Che Guevara’ya ve  tabii öldürmeyip güçlendiren karpuz kabuklarına kardeşim.”

“Herkes kendi denizindeki karpuz kabuklarını süpürse…”

“Yemişim karpuz kabuklarını. Sana bi’şey olmasın.”
                                                                                      ***


*Uzun süre saklayıp, yitirdiğinizi düşündüğünüz; çocukluğunuzun bir kopyası varsa eğer, ya gerçekten yitirmişsinizdir ya da en yakın arkadaşınızın omzunun arkasındadır.


onbeşeylülikibinonaltı, Alaçatı.


ben bunu anlattım da kime anlattım.



Dur.

Uzak bir şehirde yaşanan çatışmanın, patlayan bir bombayla parçalanan genç bedenlerin ardından konuşmadan önce, parmak uçlarından akan nefretle paylaş butonuna tıklamadan önce, yerden taşı, dükkandan sopayı, çekmeceden bayrağı alıp salya akıtarak sokaklara çıkmadan önce, dur ve düşün. Sen neredesin? Neresindesin yaşananların? Ne kadar farkındasın olan bitenin? Asıl kızdığın ne senin? O altyazı, izlediğin şarkılı yarışma programın sol altından kaymaya başlamadan önce duyarlılığın ne seviyedeydi? Ödenememiş kredi taksidin mi canını daha çok sıkıyor yoksa ana haber bültenleri mi?

Bu kadarı fazla!
Diyorsun.
Ne kadarı az?

Sarsılman için çift haneli sayılara ihtiyacın var. Bireysel kaygıların, tek haneli ölümlerin canını yeteri kadar yakmasına müsaade etmiyor. Ekrandaki görüntülerin arkasından çalan hüzünlü bir fon müziği bir parça daha üzülmene yardımcı oluyor. İyi bir arabayı fiyatından, yaşanan acının büyüklüğünü de ölü sayısından tahlil ediyorsun. Yaşlandıkça eskisi gibi yürüyemeyen anneannem gibi, sen de bu boktan düzenin içerisinde eskisi gibi üzülemiyorsun. Çünkü yaşlanmak sinir hücrelerini, sistem vicdanını tahrip eder. Üzülemediğin yerlerinden, nefret ediyorsun. Çünkü bu en kolayı. Ne kadar az düşünürsen o kadar kolay nefret edersin. Bu kanlı gündemde vicdanı ve soğukkanlılığı iğfal edenlerin ortak çıkış noktası yine bu nefret söylemleri oldu. Olmuyor işte gözüm, sosyal medyada profilini karartıp ölüm fermanı döşemekle gelmiyor barış. Sen, yan odada çalışan arkadaşın, kız kardeşin, sevdiceğin, kişisel kaygılarınızdan ötesini duyup, başkalarının acılarını paylaşıp bunu doğru tahlil edemediğiniz sürece, gerçek zalimlerle mücadele gücünü hiçbir zaman bulamayacağız.

Düşer de bir yerini kırar diye oğluna bisiklet almaya korkan annenin aynı oğulun arkasından yaktığı ağıtı anlayabilmen, o acıyı paylaşabilmen için önce kendi bencilliğinden sıyrılman, kurduğun izole dünyandan dışarı adım atman gerekir. Bunu yapamazsan sana gizli gizli hedef gösterirler. "Bak onun/onların yüzünden!" diyor birileri, sen de gidip o hedefi düşman belliyorsun. Bunu altmış yıldır bu topraklarda böyle yapıyorlar, sen de altmış yıldır bunu yiyorsun kardeşim. Üzerine yorum yaptığın acı sana gerçekten dokunuyor mu, değiyor mu gerçekten? Yoksa öğretilmiş bir hayatı yaşayıp, birbirinin kopyası tepkiler veren bir toplamın parçası mısın? Bu, böyle olmasaydı, ezberletilmiş kaygılarımız, parmakla gösterilmiş düşmanlarımız olmasaydı, başkalarının acılarını hissedebilseydik, kendimizden başkasını umursama yeteneğimizi yitirmeseydik, duygu çemberimiz bu kadar daralmasaydı, yüz yıldır evlatlarını ağıtlarla gömen bir ülke olmazdık.

Bundan elli bin yıl önce insanın insanla kurduğu varoluşsal bağı ilmek ilmek çözüyorlar, sırtını toplumun cehaletine dayamış bir gücün istilasında evlatlar ölüyor, çocuklar kıyıya vuruyor, sen hala anestezi altında, başkalarının ağzıyla konuşuyorsun. Oysa bundan kısa süre önce, ortak acıların ve ortak öfkelerin en güzel örgütlenme biçimi olduğuna tanık oldun. Bu yaştan sonra empati yeteneği kazandın. Ne oldu ona? Üzerine iki sene daha televizyon izleyip unuttun hepsini.
Ortak acılarla örgütlenmeyi beceremeyen bir toplum, ezberletilmiş bir nefretle kırılıp dökülmeye mahkumdur, bilesin.



yirmidokuz yaş


Bugün yirmidokuzuncu yaşıma giriyorum. 29 yaşında birinden bahsettiklerinde, çocukken hayalimde canlandırdığım insandan epey farklıyım. Demek 29 böyle oluyormuş, her gün bir kez daha şaşırıyorum. Çocukken öyle sandığım ama aslında öyle olmayan milyonlarca şeyden biri oysa. Aşkın Nur Yengi'nin, 'Ay inanmıyorum' şarkısında, kazık kadar olana kadar "Ayran Buyrun" dediğini sanmam gibi. Aşkın Nur Yengi'nin, şarkısında neden ayran ikram ettiğini sorgulamadım da hiç. Biz çocukken populer müziği çok sorgulamazdık. Sorgulasaydık ülke nüfusunun üçte biri ya filozof olurdu ya da şizofren. Serdar Ortaç'ın, keman kaşlarıyla karabiberim diye şarkı söyleyip göbekten siyah zeytin yediği yıllardı zira. Ediz Hun'un nasıl olup da filmlerde oynarken ampulü bulduğunu sorguladım ama uzunca süre. O da yanlış çıktı.
Fakat hiç biri  Sosyal Bilgiler dersinde anlatılan "Türkiye'nin jeopolitik konumu"nun çok iyi bir şey olduğuna inanmam kadar aptalca değildi.
ve evet sarışındım. Ama bununla alakası yok bence.
O yıllarda İstanbul'da yaşıyorduk ve bir gün, terliğimin altındaki mavi yuvarlaklardan oyuncaklar çıkacağını sandığım için, hem terliğimin altına bakmaya çalışıp hem yürürken, doğalgaz çukuruna düştüm. Aslında, doğalgaz İstanbul'a 1992'de gelmiş (google'dan baktım) ama yıl 91'di, hatta belki 90. Demek ki o günlerde de şehirler bitmek bilmeyen işler için kazılıyormuş. Kimbilir, belki de bütün bu başımıza gelenler, İstanbul'a doğalgazın gelmesi ile başlamıştır. Ben o gün aydınlandım mesela. O doğalgaz çukurunda terliğimin altındaki mavi yuvarlaklardan asla oyuncak çıkmayacağı gerçeği yüzüme tokat gibi çarptı. Dizim, kollarım her tarafım kanıyordu, üstelik hiç unutmam, en sevdiğim beyaz kazağım da sökülmüştü ama ben sadece aptallığıma ağlıyordum. Ben çukurda aydınlanırken annem çok merak etmiş sonra bir de o çarptı tam oldu.
Tam aydınlanamamışım demek ki; hayatımın geri kalanında da,  hayaller kurarken kendimi bir çukurda bulduğum günler oldu.
Okula gitmek için çıldırıyordum. Hevesimi alayım diye bana redkitli okul çantası aldılar. Sonra ben o çantayı alıp evden ablamın okula kaçtım. Kaçtığım yer ablamın okulu olduğundan doğal olarak yakalanınca başka bir yol denemeye karar verdim, okula gitmeye hazır olduğumu ispatlamak için  beş yaşında okumayı öğrendim. Altı yaşına girince beni okula yazdırdılar. İkinci hafta okuldan eve kaçtım.
Beşinci sınıfa geldiğimde şiire merak sardım. Aynı gün içinde dört mevsimden herhangi biri için,şeker kız Candy'nin cool sevgilisi Terry için (mızıka çalıyordu,aşıktım.), Turgut Özal için (giydirmeli), öğretmenim için ve yoksul bir işçi için şiir yazabiliyordum. Evdekiler yetenek sanıyorlar, halbuki çocuğun devreler yanmış.
Orta 1'de ilk kez 1 Mayıs'a katıldım. Çünkü ana haber bültenlerinde yoksul insanlar, savaşlarda ölen çocuklar ve aptal politikacılar görüyordum. Babam iş dönüşü tesadüfen beni görüp ensemden yakaladı.(Yaşayarak öğrenilen deyimler Vol1: Enselenmek.) Eve gelince bana çok afilli bir konuşma yaptı. Bana "seni maşa olarak kullanırlar" dediğinde aklımda tek canlanan annemin mutfak maşasıydı kısacası hiçbir şey anlamadım o konuşmadan. Maşa komik gelmişti ondan hatırlıyorum.

Orta2'de teyzemin kanser olduğunu öğrendiğim gün, biyolog olmaya karar verdim. Daha biyolog diye bir mesleğin varlığından haberim yoktu ama araştırmacı diyelim. Kanseri önce araştırıp sonra sorun neyse bulup çözecektim. Teyzem zaten kurtulacaktı da, onun çektiği acıları kimse çekmesin diye çalışacaktım. Teyzem iki yıl sonra öldü. Ben on sene sonra biyolog oldum. Hastanede iki sene boyunca pembe kabın içerisinde, tahta çubukla dışkı karıştırıp tahtanın ucuna aldığım bir parçayı kartona sıvayıp renginin maviye dönüp dönmeyeceğine baktım(Gaitada gizli kan). Biyolog olmak bana çok şey katmıştı; öyle ki rengi maviye dönecek dışkıları daha kartona sıvamadan şıp diye anlıyordum .

Ortason'da hapishanedeki bir düşünce suçlusunun ağzından şiir yazdım ve ilk kez müdürün odasına çağırıldım. Babamın maşa konuşmasına benzer cümleler kurdular,  müdür koltuğunun arkasındaki kahverengi deriden, üzeri düğmeli makam arkalığının gereksizliği üzerine uzun uzun düşündüm. Konuşması bitince "Tamam mı?" diye sordu. Kafamı çevirip gözlerinin içine baktım. Aslında beni hiç ciddiye almadığını fark ettim ve şöyle dedim:

"Bizim üst komşuda yazıcı var."

Çıktım.

Sonrası malum. Üst komşuda sabahlayıp ertesi gün şiirleri okul panosuna astım. Bu kez disipline gittim. Disipline gitmek aşırı havalıydı bence.

Sonrası çok hızlı geçti. Bir kez aşık oldum, önce onu öldürdüm sonra kendimi vurdum. Sonra içinde yarısına kadar su, üç tane de dalından kısa koparılmış çiçek olan bir çay bardağında yeniden doğdum. Çok insan sevdim. Çok rakı içtim, çok güzel şarkılar dinledim. Üzülünce ağlayamadım ama sinirlenip ağladığım çok oldu. Heyecanın pembesini çok sevdim, yorgunluğun morunu da. Çok inandım, çok yanıldım. Daha güzel inandım, hep aynı yanıldım. Mutsuz hissettiğim hiçbir yerde ve hiç kimsede kalmadım. Bu yüzden çok küfür yedim. Hepsini duydum ve havada yakalayıp gölgelerin gücü adına uzaya fırlattım. Aylardan en çok Nisan'ı sevdim, ta ki ikibinonüç Haziran'ına kadar. Temmuz Jul Sezar'sa, Haziran kral çıplak diyen çocuklardı çünkü.
Doğduğum günden beri on bin beş yüz doksan iki kez doğdu güneş ve hiçbir gün dünyanın bütün şehirleri aynı anda güzel olmadı. Birileri taş çaldı, bazılarımız hep eksik kaldı.

Ne öğrendik bunca gün doğumundan?

Çocukken silgisini ısırıp yarısını arkadaşına verenler kurtaracak bu dünyayı. İlk düştüğü çukuru hiç unutmayacak insanoğlu ve bazı acılar, artık acı hissetmemeye başladığını hissettiğin an daha çok acıyacak. Bazı ahmaklar çok şey bildiklerini iddia etmeye devam edecekler ve senin, bi b.k bilmediklerini anlayacakları zamanı beklerken saçların ağaracak. O gün hiç gelmeyebilir. Onlar ahmak, sen romantik kalabilirsin.
Adalet de güzel bir kadın ismi çünkü.

Olan biten ve canını sıkan her şey, emekli kuyruğunda ölen dedeler ve duvar dibinde ağlayan çocuklar mesela, hep o düğmeli makam arkalığı yüzünden.

ve mutluluk, doğuştan gagasında tebessümle yaratılmış bir kuşun kanadında. 




Yirmi iki aralık ikibinondört, Karşıyaka.




Rakı, hormonlar ve pek tabii pamuk prenses.

                               


Şimdi, dedi kadınlardan sarışın olmayanı, 'Burada bile, karşımızdakine kadeh kaldırırken aklımızdakine mi içeceğiz?'
İnce parmaklarıyla kadehini kavradı diğeri, dirseğini masaya dayayıp kadeh tutan el bileğini serbest bırakarak bardağın kıçıyla vurdu: Sana içecek olsam, karşımda işin ne? Rakı kızım bu, meyve kokteyli değil.

Kadınlar, birbirlerinin geçmişlerini dinlerken, kendi yara izlerine dokunur. Kendisini yaraları ile yüzleştiren kadınlarla samimiyet kurar ve kendi nazarlarında diğerleri küçümsenmeye mahkumdur.

Sezen çaldı.
Sezen'in politik duruşunu eleştirecek oldu sarışın olanı; koy, dedi rahvan gitsin. Tükeneceğiz var mı listede dayı?
"Bir tek o var, açayım mı?" dedi dayı.
"yetmez ama evet" dedi sarışın olmayan.

Dayı güldü, Neşet Ertaş açtı. Ahirim sensin.

"Şimdi ben sana anlatırım. Sana anlatırmış gibi yapıp uzaklara konuşurum. Duyuracakmış gibi konuşurum. Öyle içimin ta derininden konuşurum ki mesafeler bükülür, duyururum. Sen sana anlatırım sanırsın, sesim uzaklarda yankılanır. Hani dedik ya, ne demiştik, ha, "Kadehim sana kalkar, aklımdakine içerim." Ama yok kanka. Ben bu gece sana içicem. Aşk dediğin ne ki hem. Bir kadın bir adam üç tane lanet olası hormon."

"hormonlara."

Şu hayatta ne çektiysem biyolojiden çektim.

"Yok bu iş biyolojiyle ilgili filan değil. Tamamen sosyolojik bir mesele.Örneğin sekiz yaşındayken bana sorsan, sana bacaklarımı kapatarak oturmanın seksen sekiz farklı çeşidini gösterebilirdim. Ama hayatın düşlediklerimi güzel bir tepsiyle önüme sunmayacağını, dahası çok yüksek bir zirvede ya da koca bir ejderhanın dişlerinin arasında olan o tepsiye ulaşmak için ben devlerle mücadele ederken, bir başkasının, hem de hiç hak etmeden parmaklarının ucunda süzüle süzüle alabileceğini çok sonra öğrendim. Adaleti öğretmediler. Çünkü hiç olmadı. Oyuncaklarımızla kafasına kafasına vurmaya çalıştığımız devden ilk ağır darbeyi aldığımız gün neyin ne olduğunu öğrendik. Kimsenin umrunda olmadı çünkü bacaklarımız örtülüydü."

"Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler'in aslında bir para babasının gecelerini süslemek adına yazılmış pornografik bir hikaye olmasına; yedi cücelerin isimlerinin Dante'nin İlahi Komedya'sında cennete giden yolda arınılması gereken yedi ölümcül günahın isimleri olmasına ne diyorsun? Kızım ben hep pamuk prensestim tamam mı o masalı dinlerken. Yedi cüceler sinir bozucuydu ama ben güzeldim. Prenses işte. Elma da elmaydı. Sevdiğim için ısırmıştım. Ne bileyim Adem'le Havva'nın yasak meyve mevzusunu. Akraba düğünlerinde taftalı elbiseleri giyince prenses oldum sanırdım mesela. Tarlatanın arkasına oturup önü burnumun ucuna kadar kalkmış vaziyette uyuyakalmışken rüyamda yine prensestim. Yakışıklı kuzenim bana naber prenses demişti çünkü. Diana güzel kadındı mesela ama onu bile görünce bu mu lan prenses dedim. Ben baya daha güzeldim geçenki düğünde."

"Prenses olmadığımı öğrendiğim gün çok pis dibe vurmuştum çok net hatırlıyorum."

"Adamın biri girer hayatına, seni inandığın masallardaki gibi prenses olduğuna inandırır, sonra gider."

"Düşünsene üzerinde taftalı elbisen yok ve prensessin. Olacak iş değil, böyle converselerle filan."

"Sonra gider."

"Prens de nekrofilyak zaten o masalda boşver."

"Biz burada masal taftalı elbise filan konuşuyoruz ya, hiç masal dinleyemeyecek olan kız çocukları ölüyor burnumuzun dibinde. Sonra başbakan bakanlar filan abuk subuk açıklamalar yapıyor bunun üzerine. Biz rakı içerken bir ilkokulun bahçesini bombalıyorlar. Sekiz yaşındaki bir kız çocuğu, kırk yaşındaki bir orospu çocuğu ile evleniyor bu gece, sonra iç organlarındaki yaralanmalardan ötürü ölüyor. Bütün bunlar sen rakını yudumlarken oluyor. Sen aşık olurken, için sızlayarak bir yastığı koklarken, reddettiğin adamın iltifatları egonu uçururken. Bu coğrafyada, aklımızı yitirmeden hayat sürebiliyorsak, bu ya yaradanın kudreti, ya da insanoğlunun büyük çelişkisi."

"Bence rakı da çok etkili."

"Ekim Devrimi'ndeki kahraman kadınları okumuştum onlar da etken."

"Gezi'deki Kırmızılı Kadın'a ne demeli?"

"O zaman rakının ve gökyüzünün ve iyi insanların beyazına, hepimizin hem yan karakter olup hem aşık olabildiği yeniden yazılabilen masallara, eli kadeh tutan kadınlara, John Lennon'a Imagine'i yazdıran inanca kardeşim."

"Hormonlara da kızma."

"Hormonları s..eveyim. Sana bi'şey olmasın.


                                                                                                 Ekim'2014, Kaş, Aphrodite Pansiyon.






Vitrindeki Van Gogh

Kötü bir rüya gördüğümü söylediğimde, “Sus, sakın kimseye anlatma. Suya anlat. Akıp gitsin” derdi anneannem. Ben de koşa koşa bahçedeki ta...