fill in the blanks



Asla doldurulamayacak boşluklarımız var. Mutlu taklidi yaparken bize mağrur gülümseyen irili ufaklı daireler içimizde. Acımaz, kanamaz, yalnız elini atsan boşluk hissi, sokulsan temiz hava. Köprücük kemiğinle omzun arasındaki çene şeklindeki boşluk, o kadından; ötekinin burnu o yokluğa küçük gelecek.

Yalnız bu coğrafyada nefes alıp verirken bile her gün yeni bir boşluğa gebe ruhlarımız.

İlk kez gittikleri şehirlerde ölürken oğulları, her öğlen başka bir anne sol yanını gömüyor bu ülkede. O gecekondu evinin bahçesinden yükselen sesinde babanın, farkındalık değil avuntu var. Baba söyledikçe, Sağ oluyor bu vatan. Sokaklarda otuz yedi yerinden aldığı bıçak darbesiyle kocasının elinde can veriyor kadınlar; siyasilerin olayı şiddetle kınamasıyla haber bülteni sona eriyor. Kumandanın tek tuşuyla; yılın en iyi çıkış yapan pop şarkıcısı, içi boşalan insanlığımız için söylüyor.

                                                          ****
Her geçen gün, biraz masumiyetimizden, biraz vicdanımızdan veriyoruz. Soruları çalınmış sınavlarda geleceğimizi ve renklerimizi yitiriyoruz. Maviyi ve diğerlerini. Sevdiğimiz omuzlarda çene şeklinde boşluklar bırakıyoruz, ellerimizde köprücük kemikleri, lades oynuyoruz hayatla. Birbiri ardına eklenen küçük büyük sevgili boşluklarım, ne varsa yitirilen; beni yenemezsin dünya,

Aklımda!


one more suitcase







Yastığımı yatağın ayak ucuna koyup dizlerimi karnıma çekerek yatıyorum. Müzik yok. Gözlerim geziniyor. Duvardaki "give peace a chance" afişi, duvarlara monte bolca kitap rafı, dikiş ipleri ile sarkıtılmış 45lik plaklar, 80lerden kalma crown marka radyo, pembe çevirmeli telefonum, minolta fotoğraf makinesi, bilimum genetik, patoloji, anatomi textbookları; her objede bir ya da birkaç saniye bekleme yapıyor bakışlarım. Parmaklarımı iç organlarımda gezdirmek gibi birşey bu. Hepsi bana ait. Kaybetmiş ve yeniden bulmuş gibi değilim. Hep burada ve bana aitlerdi, görmüyordum yalnız. Kendimde açtığım koskoca bir yarık sayesinde hepsine dokunabiliyorum artık. Yaramı dikene kadar böyle yabancı gibi dokunmaya devam edeceğim onlara.

Dönmek, gittiğin yerin yanına kattıkları ile geçmişine varmaktır. Yaşadıklarının; daha uzak bir geçmişe izdüşümüdür.


Valizlerini elinden bıraktığın an duyduğun ev kokusu, bir tür karşılamadır, o kokuda biraz hatıraların, biraz misafir kolonyası, en çok annen vardır.
Her zaman en az bir valiz fazlasıyla dönersin.  O artı bir valiz, senin gittiğin yerden, bir gün geri döneceğini hesaba katmadan edindiğin eşyalarla doludur ve onları koyacak yer bulman haftalarını alır. Artı bir valiz, senin hayatını yeniden inşa etmeye gösterdiğin dirençtir artık. İçindekilerle birlikte valizi evin bir odasına bırakıp üzerine kapıyı çekersin. "şimdiden özledim" geçer içinden. İçinden çıkarıp odaya kapatırsın onu da.

Hayat, sıfıra meyilli bir göstergedir ve sıfırla yüzleşmek cesaretidir dönmek.


İçinde bulunduğun zaman diliminin göstergesi ise saatlerdir ve üzerlerinde yalnız sayma sayıları vardır. Senin göstergen o an sıfırı gösteriyor olsa da ve hiç de öyle hissetmesen de zamana dahil olmuşsundur aslında, 

ve o zaman diliminde, aynı boylamda yer alan diğer insanlar gibi senin için de, uyanma vaktidir. 




                                                 ***********


Dipnotsorusu: O değil de sahi, neresi sıla, neresi gurbet?




il y'avait une fois...

                       


Dünya, içinde milyonlarca hikaye olan mavi kaplı bir kitap.

İnsanların hikayeleri durmadan birbirleriyle kesişiyor. Kendi hikayemizi yazarken aynı zamanda başka hikayelerin kahramanları oluyoruz... Kimisinde yardımcı rolde, kimisinde iz bırakan, kimisinde karşıdan karşıya geçerken göz göze gelinen bir a kişisi. Kimi zaman zincirleme tesadüflerle kesişiyor hikayelerimiz, kimi zaman kendiliğinden, sırf öyle olması gerektiği için. Birbirimizin hayatlarında yer bulmamızı sağlayan ise tek bir cümle aslında; iki farklı hikayede aynı anda kurulan...

Bir insanı sevmeye başladığın yer cümlelerdir.


Baktığında, konuştuğunda, dokunduğunda içinden dökülen cümleler kadar yer bulur kahramanların hikayende .  Hiçbir zaman sayısını öğrenemeyeceğın cümleler içinde kullanıldığın kadar varsın kesiştiğin hikayelerde... Senin görüp okuyabildiğin; hikayelerinizin ortak alanıdır yalnız. Geriye dönük hatırlatmalarda kaç kez adının geçtiğini, ya da bir bardak rakının yanında nasıl betimlendiğini asla bilemezsin... Zira, beraberken kurulan ve hikayelerimize yazılan ortak cümlelerin anlamları bile yalnız cümlenin sahibinde gizlidir.

Adam; kadının "Bir fincan çay daha?"
diye sorduğunu yazar;
Kadın; ona gitme, dedim... der. 
biraz daha kal yanımda.


Cümleler ard arda birleşip bir yol ayrımına çıktığında, yazdığın cümleleri geriye dönüp tekrar tekrar okuyarak hikayenin gidişatına karar vermek zorunda kalırsın... ve hikayen, bir şehirlerarası otobüs terminalinde mekan değiştirirken; ardında kalan şehirde yarım kalmış bir iç hikaye bırakırsın...  Yeni paragraflara gebe yol alırken; hikayende birinci tekil şahsın başını otobüs camına yaslamış uzun uzun iç çektiği yazar, aklı fikri, ilk kez açık bırakmadan çıktığı koridor lambasında evinin. 
Şu hayattaki en dramatik şey, geri kalan kısmını yalnız iki kişinin okuyabildiği yarım kalmış bir hikayedir ve en büyük imtihandır hayatta; bizzat geçtiği mekanı, yazamadığın hikayeyi okuyarak terk etmek.

Her yeni yol ayrımında bir silgiye ihtiyaç duyarsın. Yahut geriye dönük noktalama rötuşları yapabileceğin sihirli bir kaleme. Geçmişteki bir noktayı baş aşağı uzatsan her şey düzelecek gibi hissedersin. Fakat kendi zihninde sihirli bir dokunuşla virgüle çevirdiğin küçük noktanın, kahramanı olduğun hikayede nokta olarak kalacağı gerçeğini değiştiremezsin...
Velhasıl hoşçakal asla bir virgül değildir. Kalemin en sert darbesi,  hikayenin keskin virajıdır.


                                                                            ******                                                                 

Dipnot: Bizim hikayelerimizde, gökten üç elma düşmez. Düşse düşse ayva düşer. Afiyetle yeriz.
Biz dünyalılar buna -aşk- deriz.


bugün günlerden woolgatherers.



"çocukken ne mutluyuzdur. ışık, mantığın sesiyle nasıl da körelir. bu hayatta taşı düşmüş yüzükler gibi dolanıyoruz. ama sonra bir gün, bir yerden köşeyi dönüyoruz ve bir de bakıyoruz ki karşımızda, yerde yatıyor; mücevher gibi kesilmiş, ışıl ışıl bir kan damlası... hayalet değil, gerçek. dokunup rahatsız edersek yok olabilir. ama bir adım atmazsak da, hiçbir şey düzelmeyecek. bu bulmacayı nasıl çözeceğiz? bir yolu var. dua edin. kendi duanızı söyleyin. nasıl söylerseniz söyleyin, fark etmez. çünkü bittiğinde, saklamaya değer tek mücevhere, bağışlamaya değer tek tohuma siz sahip olacaksınız."

Diye bitiriyor kitabını Patti Smith. "Çoluk Çocuk" ile kaybettiğim benden içeri beni bulmama yardım ederken, bu kez "Hayalperestler" ile çocukluğumun renkli bahçelerine götürdü beni bugün. Gülümsetti, elinde az sonra sırtıma sokuşturulacak havlu ile peşimden koşan anneme, gizli gizli günlüklerini okuyup kendisine şantaj yaptığım için günlüklerinde hep yalnızca derslerine çok sıkı çalıştığını yazmak zorunda kalan ablama, iş çıkışı mahallenin köşesinden döndüğünde koşa koşa bacaklarına sarılıp elindeki poşetleri kurcalamaya giriştiğim babama, gece annem ışığımı kapattığında kurduğum birbirinden fantastik düşlerime yolculuk yaptım bugün.

Bugünkü davranışlarının, karakterinin belirgin özelliklerinin temelini çocukluğunda çok net bulabilirsin.
Annemin çoğunlukla uğraşı sağlıklı bir çocuk olmam yönündeyken, babam "özgür, duyarlı ve disiplinli" bir çocuk olmam için uğraştı. Ben ilk ikisi ile fazlasıyla haşır neşir olduğumdan üçüncüsünü olmaya fırsat bulamadım. Hep dağınıktım. Odam da, okul çantam da, aklım fikrim de hep dağınıktı benim. 
Bahar ayları geldikten sonra özellikle, mahalleden çıkmamak kaydıyla, sokağa çıkmam serbestti. Annemin çizdiği sınır mahallenin çıkışında bitiyordu ama o ülke sınırıydı; benim reel dünyam komşu üç mahalleyi de kapsıyordu. O yüzden saklambaç oynarken mahallenin dışına çıkan arkadaşlarımı "şşşş! dünya turu yok!" diye uyarırdım. Hayal dünyam ise ışık kapandıktan sonra renklerle ışıl ışıl şekilleniyordu ve orada apartman duvarları ile sınırlandırılmış mahalleler yoktu.

Sokağa çıkmama izin vardı ama mutlaka akşam yemekleri beraber yenilir, (ezan okunmadan eve gel.) ardından beraber haberler seyredilirdi. Yemekte "Yalan Rüzgarı", yemekten sonra haberler içimi sıkıyordu ama odama kaçamazdım. Babamın kucağında haberleri seyretmek zorundaydım. Haberler bittikten sonra babam sabırla sorularımı cevaplardı. 
"Gelişmekte olan ülke ne zaman gelişir?"
"Enflasyon yenir mi?"
"Biz şimdi ablamla sarı elma koalisyonu kursak?"
"Tansu Çiller de işiyor mudur baba?" (önceleri de yazdığım bu soru, işte çocukluğumun haber bültenlerinden temelleniyor.)

Haberler bittikten sonra genelde keyfim kaçar odama gidip Bosnadaki çocuklar için şiirler yazardım.1994 elektrik mühendisleri odası ajandasında "Savaş düşlerimi yıktı" diye bir şiir var, sanırsın sekiz savaş gördüm sağ çıktım.

Bir süre sonra babam benim politik sorularımı cevaplamaktan sıkıldı ve ben kendimi kitaplara verdim. Çoğunu anlamıyordum ama anladığım kadarı bana yetiyordu. Sonra ben zıvanadan çıkınca babam kitap okumamı yasakladı. Ben de annem ışığı söndürdükten sonra bizim evin emektar sarı el feneriyle yorganın altında okumaya devam ettim. Fakat  bu da uzun sürmedi. Bir gece üzerimden yorganın kalkmasıyla hissettiğim serinlik ve ardından  karanlığın içinde gözlerimin babamın sert bakışlarıyla buluşmasıyla bu katakullim de son buldu. O gece babamın bakışlarında, o durumda kızması gerektiği için ölçülü bir öfke ve yaptığım şeyin aslında hoşuna gittiğini de gizleyemeyen tatlı sert bir ifade vardı. O günden sonra bu bakışlarla sık sık karşılaşacaktım.... Babam anneme aşkla, ablama gururla, bana da işte hep bu ifadeyle baktı hayatım boyunca.

Sonra... Sonra, melankolik bir ergen, ardından kafası karışık bir yetişkin oldum. "içimdeki çocuk" geyiği, dışıma taştı, büyüyememek hep hatalara ön ayak oldu. Yüzüğümden düşen taşları farkettiğimde hava kararmış, hoca ezanı okumuş, oyun, çoktan son bulmuştu. Haber bültenlerinde ise, hala insanlar "gelişmekte olan ülke" yalanıyla uyutuluyordu...



                                                         *********



Dipnot: Çocukken sık sık düşeriz, dizlerimizdeki yaralara hep yenileri eklenir ama hiç acımaz. Sırf avutmak için çubuklu şeker versinler diye ya da ilgi görmek için numaradan ağlarız... 
Büyüyünce de zaman zaman düşeriz,içimiz kanar, çok acır, ama çaktırmamaya çalışırız.İlla ağlayacaksak evimizin odalarında yalnız ağlarız. Büyüyünce üzerine düştüğümüz yerler, uf olmaz çünkü, ah olur, aah ah olur.



Biz,siz,O'nlar...



Herkese kısmet olmayacak şey, "aşkla" anılan bir ölümdü onunki. Rahmet dileyen, hemen ardından ekliyordu haber bültenlerinde, sosyal medyada:  "Yaman aşkı"na kavuştu! Bu yüzdendir ki, bana ölümü, günümü-gençliğimi, en çok aşkı sorgulattı Meral Okay; bir kez daha, bu kez giderayak...
Pek çokları gibi ben de eşinin ardından yazdığı o içten yazıyı vefat haberini aldıktan sonra okudum. Aşık olma halini ve dahasını aşkı gibi katıksız yalansız dolansız nasıl güzel anlatmış...
Bu toplumun yaşantısının her yönüyle 12 Eylül'den öncesi ve sonrası diye ayrıldığı konusunda hemfikiriz pekçoğumuz da; yalnızlığımız ve aşksızlığımızla bu kadar alakalı olduğunu; Meral Okay'ın gidişi ve ardından okuduğum o yazı ile bu kadar net ayırt edebildim.
12 Eylül öncesini ve acılarını yaşamış, yara almış, saramamış o güzelim umutların mimarı, kocaman yürekli insanlar gibi olamayız biz. Onlar gibi aşık olamayız, dost olamayız, beceremeyiz, çünkü eksik büyüdük biz. Bu eksikliğimiz paçalarımızdan akıyor, yarım yamalak sözcüklerimizden, yaşam tarzlarımızdan, görmeyen gözlerimizden... Bu yüzdendir ki onlar gibi bakamayız biz.
Aşk bir sızma hali değil, neslimizde. Usul usul sızamıyoruz birbirimizin hayatlarına; birkaç eşya, belki bir küpe, bir diş fırçası, kafası güzel birkaç cümleyle yavaş yavaş dahil olamıyoruz, canımız çektiyse küt diye giriyoruz; tüketecek birşey kalmadığında ardımızda bir posa bırakıp gidiyoruz. Bazen içip ağlıyoruz, geride bıraktığımız posa o anlarda yalancıktan ete kemiğe bürünüyor aklımızda, sever gibi yapıyoruz, ardından yas tutar gibi; o halimizi seviyoruz çünkü. Hüznü ve şiirleri de böyle tüketiyoruz.
Oysa hala yaşayabilenler varsa bilirler, aşk tüketilebilen birşey değidir, portakal gibi kabuğunu soyup yiyemezsin, rengini beğenmediğin yanlarını kesip atamasın. Aşk; kalp atışlarının hızlandığı an, içine düştüğünü farkettiğin o saniyelik bir tek anın sonsuzluğudur ve baktığın gözler ne renkse, o renktir. Bize anlatamadılar bunu, anlatacak olanlar, voltadaydı o sıra.
Bundandır ki biz de yanlış anladık. Aşk, arkadaşlık, paylaşmak, dilimizde dönüp duruyordu da, hoşçakal demeye bile dilimiz dönmüyordu, koskoca bir ayrılığı yüzkırk karaktere sığdırabilme becerisiydi yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz.
Zaman ilerledikçe evlerimiz küçüldü, "ben anca sığıyorum"u öğrendik. Onlar gibi arkadaşımız için hazırladığımız odalarımız olmadı bizim. Evin fazla odaları, çamaşır odasıydı. Kirli sepetlerimizi koyduk. Sonra hayatlarımıza da anca sığabildik. "Kanka", sosyal mecra hitabıydı, kabuk tutmuş yaralarımızı koparmak suretiyle kankardeş olmak cesaretini bulamadık hiçbirimiz.
Adlarımızı ikiye bölüp ardına komik ekler katarak, kısaltmayı marifet saydık.Bundandır ki hiçbirimizin dağlara yazılacak bir aşkı olmadı. Hiçbir dağ kaldıramazdı bu trajikomik vaziyeti zaten. Oysa ne güzeldir sevgilinin ismini söylemek... ve aşk, beş altı harflik bir ses dizisini, yüzünde anlamsız bir gülümseme,geceler boyu tekrarlamaktı eskiden. Şimdilerde bunu yapanların sebebi, unutmamak ya da karıştırmamak oldu. Haklıydık belki de; bütün kadınlar ve erkekler birbirine benziyor günümüzde.

Nasıl oldu, nasıl becerdiler bilmiyorum... Meclisten geçen yeni düzenlemeler mi, radyodan konuşan generaller mi sebepti, yankiler mi, konuşunca haddi bildirilmiş o yüzden çocuklarına susmayı öğretmiş ebeveynler mi, kestiremiyorum. O generaller, hiç yaşlanmayan, yaşlanamayacak olan o yürekli çocukların; sorguda,idam sehpasında ve bilimum kardeşi kardeşe kırdırtma oyunlarında can verenlerin, ardından dağılan yüreklerin hesabını  nerede ve ne şekilde verir bilmiyorum ancak, koskoca bir genç neslin yalnız, aşksız, "kendi bacağından asılmak isteyen koyun tarifinde" büyümesinin hesabını da eklemek gerek fikrimce...
Sevgili Meral Okay; sen yatağını yadırgamayacaksın biliyorum, yanında sevdiceğin, ışıklarla uyuyun... Vasiyet etmişsin; öldükten sonra yakın beni diye, ama bizde adet, aydınların öldükten sonra değil hayattayken yakılmasıdır, bilirsin...
Rahmetle, sevgiyle...




haşunubileydin.


İlkokuldan beri uçlu kalem, kurşun kaleme göre daha karizmatiktir gözümüzde. Halbuki çok anlamsız, kurşun kalemin ne zaman biteceğini görür, ona göre tedbir alırsın, uçlu kalem en olmadık zamanda bozulur. Çok önemli bi'sınava giriyorsak eğer mesela, uçlu kalemin yanında mutlaka bir de kurşun kalem alırız. Öyle güven verir. ama uçlu kalem bozulursa diye ordadır o. Tahta sıraların üst kısmındaki oyuğa yerleştiririz oturur oturmaz. Orda olması güven verir. "Yedek kalem" deyince gözünde canlanan şey her zaman hafif yarıya inmiş bir kurşun kalemdir mesela. Arkadaşın isteyince de ilk onu gözden çıkarırsın.
Uçlu kalem ise, 'var ama -bitane-' dir.

Uçlu kalem dengesizdir bir kere, ya uç içinde kalır sıkışır çıkmaz çıkartana kadar çıt çıt çıt uğraşırsın bi ton, ya da bi basarsın hoop hepsi birden çıkar. Dengesi yoktur yani ve -bunun senin ona nasıl davrandığınla alakası yoktur.-
Kurşun kalem ise yalnız bir şekilde arıza çıkartır. Açarsın açarsın kopar gider ucu hep. Bakarsın ne kadar uğraşsan boş...
Tamam, dersin, -içi kırık- bunun... ve bu içten kırılmanın bir tek açıklaması vardır,- çok düşürmüşsündür- de ondan!

Sen hiç durduk yere içi kırılan kurşun kalem gördün mü?

Unutmadan; tükenmez kalem diye bişey de var ama zaten onun yalan olduğunu öğreneli çok oldu...

bi de atasözü var. anlayana davul zurna filan.





ikieylülüüçeylülebağlayangecesıfırbirsıfıraltı.

-ben burdaki lülülüüü ye bayaa bi güldüm.

üzerinden yol geçen masal.





Onbeş yaşlarındaydım sanırım, canımın sıkkın olduğu zamanlarda kendimi mutlu etmenin işe yarar bir yolunu buldum. Küskün olduğumda, hak etmediğimi düşündüğüm hadiseler yaşadığımda ya da sadece gerçekten ihtiyacım olduğunu hissettiğim zamanlarda, kendimi okul çıkışlarında Karşıyaka Pan Kitabevine atardım. Orasını kendime armağan edeceklerimle dolu harikalar dükkanı olarak kabullenmiştim.
Kendi kendime hediye alabilmem için tek şartım vardı. Yeterince hak etmiş olmam.
Beni Pan Kitabevine getiren yol uzundu. Öncelikle mevzu bahis olayda elimden geleni yapmış olmam gerekiyordu ve ardından harçlıkları biriktirme süreci başlıyordu.
Bu yüzden en çok sevdiğim kitaplar ve 'sardığında' parmağımın ucunda döndürüp düzelttiğim bütün kasetlerim çok yakınımdan hediyedir benim ve yatağımın altında saklı durduklarından çocukluğuma sarılıp uyurum ben.
Bugün Pan'ın tahta kapısını açıp kendine has kitap kokusunu içime çektiğimde anladım, küskünlükler büyüyüp artık daha fazla mücadele gerektirdiği için tekrar gelişim zaman almıştı ve işte evet, sonunda elimden geleni yaptığıma inandırmıştım kendimi. Eskisi gibi, tamamen benim uydurmam olan iç sesim, beklediğim cümleyi kurdu. "istediğini seçebilirsin!"
Annesi tarafından bakkala gönderilmiş ve yalnızca para üstüyle kendisine kraker alabileceği öğütlenmiş çocuk gibi, beğendiğim onca şey arasında şikayet etmeden seçim yaptım ve bir kitapla bir CD aldım.

Aynı tanıdık yüz, kasada sordu;
-hediye paketi yapacak mıyız?
Durdum, yok canım, gerek yoktu, aldığım kişiyle öyle hediye paketi filan gerektirmeyecek kadar samimiydim.
Seçimlerim konusunda mütevazilik edemeyeceğim, en alt rafın en dip köşesinden bulduğum "İstanbul/ Beyoğlu Rapsodi * Taksim Trio" albümünün Double Bass, Piano ve Violin üçlemesi beni benden aldı, bir daha arasam bulur muyum bilmem ama, sevdiğim herkese hediye etme isteği uyandırdı içimde. Becerebilirsem buraya bir tane şarkı ekleyeceğim. Hem bu yazının fon müziği olur ne güzel.

Serbest çağrışım: Arada bir beni yoklayan melankolik yanımdan mı kaynaklanıyor bilmiyorum ama bazen hayatın da bi fon müziği olsun istiyorum. Başımdan geçen hadiseler esnasında buraya şu şarkı yakışır şimdi dediğim oluyor. İnsan ağlarken şimdi bi fon müziği olsa diye geçirir mi aklından o kadar dert arasında, ben geçiriyorum bazen.
Sevgili hayat, uzay boşluğundan düşme isteklerimden bıktın biliyorum ama bisiklet sürerken arkadan ah nerede vah nerede film müziğini çalarsan çocuk gibi sevinirim. öyle mp3le kulaklıkla olmuyor.

***

Şu an, geçmişte kendime hediye almama sebep olan küskünlüklerimle bugün içgüdüsel olarak kendimi aynı kitapçıda bulmamın sebeplerini karşılaştırmak ihtiyacı uyandı içimde. Büyüyüp koskoca kız olduğumun sağlamasını yapmam gerek.
İşte böyle durumlarda CTRL+F yapıp eski günlüklerimde arama yapmak istiyorum. En az, kaybettiğim ev anahtarını ev telefonundan çaldırıp bulma isteği kadar imkansız ama.


***

Kitapçıya gittim çünkü, büyükşehir belediyesinden geldiler bugün.
yanlış yere kurmuşum hayatımı,

üzerinden yol geçecekmiş.

Çok güldüm. Ne saçma. Onlar gerçek tuğla değil ki, örneğin şu gördüğünüz bahçe duvarlarımı tanık olduğum bir peri masalından yaptım ben. Yıkılmaz onlar dedim.
Tek hamlede yıkıldığında inandım dediklerine

Hayatın imar planı böyleymiş.

yirmisekizağustosikibinonsıfırbirellibir.


tiktak.


mutfakta durmuş bir saat var.
ne zaman baksam hep aynı yerde akrep/yelkovan.
ve ben, saatin kaç olduğunu bilmem gereken zamanlarda ve her seferinde ,
yanlış olduğunu unutup o saate bakıyorum, çok kısa bi'an doğruluğuna inanıyorum,
sonra anlamsız bulup uzaklaşıyorum.
hiç yeltenmiyorum ama yeniden kurmaya.
çünkü biliyorum, saatin kaç olduğunu en çok bilmem gereken zamanda, yani, saate en çok ihtiyacım olduğu anda, yine yanlış gösterip yanıltacak beni.
kaldırıp atmıyorum da, hatırası var.


işte sen o, yanlış olduğunu unutup her defasında bakıp yanıldığım mutfaktaki saatsin.






onikitemmuzikibinonondokuzelli






önüm arkam sağım solum sobe.


Herkesin hayatı boyunca en az bir kere aklından geçirdiği bir şeyi son zamanlarda çok şiddetle istiyorum ben. Nitekim isteklerimi beyin gücüyle değil hayal gücümle şekillendirdiğimden yanaklarımı şişirip dudaklarımı sarkıtarak yine uufff çekiyorum sonunda.

-ben kendimden bir kaç tane daha istiyorum.-

Onları yerleştireceğim yerler var çünkü. evet biriyle baş edemezken birkaç tanesi için uğraşmak ruhuma fazla gelebilir ama buna değer.
Çünkü olduğum yerde ve mütemadiyen; caydığım kararlar, döndüğüm yollar, olamadığım yerler, kaybettiğim insanlar, katlettiğim hayallerimi giyinip kendimi sorguya çekiyorum.
Verdiğim cevaplar;ne mızıkçılık yapmış çocuğunki kadar masum, ne de taş çalmış bir kumarbaz kadar artniyetli.
Farzı misal saklambacın, en güzel yerinde çıkıp gidersen, kalanlar eksik, giden yarım kalır da hep içimi burkmuştur gidişime rağmen oyunun devam edişi.

***
Bu, verilmiş kararları sorgu seansları yüzünden insan, diğer ucu göğüs kafesine geçirilmiş bir çengelli iğneyle takılı kalır yarım bıraktıklarına ki, bu böyle devam etseydi kan gövdeyi götürür ve muhtemelen dünyada en sık ölüm sebebi mutsuzluk olurdu.
Nitekim bu noktada mübarek insan beyni öyle bir çözüm bulmuş ki, her derde deva adeta.
Hatalı kararlar, başarısızlıklar, talihsizlikler ve hayata dair bilimum can yakan hadiseler, nesilden nesile aktarılan o mucizevi cümleyle çok kolay atlatılır.

Her işte bir hayır vardır!

Bu cümleyi kurup inandıktan sonra artık çengelli iğne, hayatımızı kolaylaştıran bir gereç olarak mesleğine geri döner.

En sahici materyalist olsun, mutlaka hayatının belli dönemlerinde inanmıştır bu teze. Öyle akıllıca tasarlanmış bir savunma silahıdır ki, hem mistik bir havası vardır hem de asla aksini ispatlayamaz kimse. Böylece, kendimizi yargıladığımız mahkemeleri yıkarak, -hayırlısı buymuş- gerekçesiyle beraat kararı verir, üstüne bir de gidemediğimiz ve iki dakika önce özlemi beynimizi kemiren yolları hayırsızlık suçundan ipe göndeririz.

ve belki de; yarım bıraktığı masalların mutlu sonla biteceği gerçeğini kaldıramadığı için yarattı insanoğlu bu cümleyi. her işte bir hayır vardır'la bantladı çatlaklarından sızan soruları.

mutsuzluktan ölürdü nitekim, yanlış yerlerde aradığı mutlulukların, terkettiği oyunlarda elma deyince çıkacağını bilseydi.

kalbidelik.


bana yaptığım hatalar çok şey öğretir, bir daha yapmamam gerektiği hariç. öyle alakasız bir hatadan, bambaşka, hayatın kendisine dair bir sonuç çıkarabilirim, ama aynı hatayı tekrarlama potansiyelim her daim mevcuttur. davranışlarımı belirleyen olgunun karakterim olduğunu ve bunun belli bir yaştan sonra çok az değiştiğini kanıksadım artık. bu yüzden bir daha dünyaya gelsem yine şu an bu yazıyı yazıyor olurdum.
örneğin UHT süt kutuları. tepesini delmem gerektiğini biliyorum. ama sekiz yaşımdan beri önce luk luk luk diye her tarafa sıçratarak bardağa doldurur, ondan sonra delerim tepesini. her seferinde de önce mutlu olur, sonra fizik kurallarının hayatın içinde ne kadar önemli olduğunu düşünürüm. değişmez bu. etrafı temizlerken de kendime kızarım.

-keşke bir yerlerimize yara açılmadan da öğrenebilsek adam gibi davranabilmeyi.

mesela.

çilekli çikolatayı çok seviyorum ben. Ama hayatımda hiç markete gidip almadım, çünkü yemektense cümle içinde kullanmayı tercih ediyorum; çilekli çikolata kulağıma o kadar hoş geliyor ki, tadınca hayal kırıklığına uğrayacağım diye korkuyorum. Zaten bir çok şey hep cümlelerimin içinde kaldı benim. Bu, temkinli davranıp kendimi garantiye alma içgüdüsü yüzünden, çok sevdiğim ama tadamadığım herşeye, özlemle selam olsun.

Tarihe en büyük savaş diye geçsin k.çımızla devirdiğimiz dağ gibi aşklar.

içimde çok fazla kelime var birikerek çoğalmış. ve ben, melankoliden mümkün olduğunca uzak durmaya çalışıyorum, kendime küçük mutluluklar hediye edebilmek için. ara ara, özellikle akşam vakti, içimde cılız yanan floresan lamba gibi ortaya çıkabilen bu hissiyatı, yazarak kuvvetlendirmekten şiddetle kaçınıyorum. Lakin üfleyerek sönmüyor, fırlatıp atıyorum. azcık kırılıyorum.
bu yüzdendir ki, bu şey, yazı değil,bir yazmayı engelleme çabası.
ve başlığı, Küçük İskender'in lambama en az oniki voltluk katkısı.

dillerde nağme ya da kısaca dilbilgisi.



...ve ben artık; bana hiç benzemiyorum. hani cümlenin bir yerine artistlik olsun diye fazladan bir noktalama işareti koymuşum da hem anlam hem tonlama değişmiş, anlatmak istediğimden uzaklaşmışım gibi.Belki gereksiz yere virgül koyup uzattım cümlelerimi, bazılarının öznelerini sildim,tastamam içime oturan bir yüklem kaldı geriye.
bundandır ki, önceleri kurduğum cümlelerde kim? sorusuna cevaptı-m; şimdilerde, belli belirsiz; belirtisiz nesne.

***

bu gece de, içimde sürekli ağlamaklı bir şarkı çalıyor.
boşluklarımda arabesk bir kan dolaşımı, her dönüşte aynı yere dokunuyor.
adını biliyorum. melodisi çok tanıdık.
fakat ben o nağmelerin huysuz ve tatlı kadını değilim ya artık,
ne yalan söyleyeyim
en çok o koyuyor.

ben bugün bunu yaşadım.


öyle tek bir an geliyor ki, yaşadığın sürece hayata dair ne varsa hepsiyle ister istemez kurduğun bağları yok sayarcasına yabancılaşıyorsun yaşadığın dünyaya. sanki beyninde küçük bir nokta olarak başlayıp yavaş yavaş büyüyen sorular toplaşıp büyüyerek kocaman bir yumak halini alıyor ve sonra aniden.... zzzzztt! kısa devre. yabancılaşma anı. o anda nerede ve tam olarak ne yapmakta olduğuna, bulunduğun yere neden ve nerelerden geldiğine dair kafa yorarken buluyorsun kendini.

o kısa devre anında,herkes yaşamaya devam ediyor ben duruyordum. insanlar evleniyor, çocuk yapıyor, aşık oluyor, arkadaş ediniyor, sonra o arkadaşına aşık oluyor, dans ediyor, ağlıyor, kahkaha atıyor, ölüyor... ne bileyim bir yerlerde birileri devlet başkanı filan oluyor mesela. işte tam o esnada ben duruyorum.
trafikte durmak gibi birşey değil ama bu. arkamdan korna çalan filan yok.kaya tırmanışında aniden durup yüksekte asılı kalmak gibi olabilir belki. biliyorum çok anlamsız ama soruların yumak olup beynimde kısa devreye sebep olması da anlamsız zaten.

****

insan geçmişine baktığında ne görür?
tansu çilleri işerken hayal edip hınzırca gülen herhangi bir çocuk,sonra makyaj yapmayı öğrenmeler, annenin cımbızını çalıp kaşsız kalmalarla giden serpilme dönemi...

öyle değil işte.

"yozlaşın!" diye emrediyordu haber bültenleri biz büyürken. bize Mekdanılslar vaadediyorlardı, ilk gençlik yıllarımızdaki "fast-food" aşklarımızı yaşayabileceğimiz.
dövüşün! diyorlardı, en danışıklısından. dövüşmeden bize danışın.
NE'tekim biz doğmadan başlamıştı tüm bunlar. bizler, yeni dünyanın umut vaadeden nesliydik ve aramızdan idam sehpasında bile yakışıklı kahramanlar çıkmayacağından kirli avuçiçleri kadar eminlerdi.
tüketici hakları diye bas bas bağırıyordu caddelerde tabelalar biz büyürken. "tükenmek, en büyük hakkınız!" alt metniyle.
bu sırada kızlar büyümüş, kendi cımbızlarını edinecek yaşa gelmişlerdi, ama kuaför salonlarını tercih ediyorlardı artık. muhabbet esnasında hepsi teker teker beyinlerini unuttular o salonlarda, arkasından tanımadıkları evlerde bedenlerini. çünkü bilinçleri "fast-food" olmayı emrediyordu.
biz, büyüyorduk, ve tam da bu esnada, mesela tansu çiller, işte bizim gençliğimizin üzerine işiyordu.
*******
çok mu sosyo-politik yaklaştım.. bireysel geçmişime bakmaktan kaçtığımdan olmasın?

*****

kendime öyle yabancılaşmıştım ki bugün, alıştığım için artık görmediğim herşeyi gördüm.
örneğin yarabantları.çöplüğüm kullanmayı bilmediğim yarabantlarıyla dolu benim.

öyle ki, yaraların üzerine bant yapıştırırsan, havasız kalır, geç iyileşir. madem yapıştırdın bandı, geç iyileşmesine razısın, yalnız kimse görmesin istiyorsun,belli, ama ıslanınca düşer,bir işe yaramaz.velhasıl, sımsıkı bantladığın yaraların üzerine ağlamayacaksın.

ben bugün, o yarabantlarını avcumun içine bir bir toplayıp, attım. içimdeki çöpü sokağa boşalttım sonra. azbuz değil, epey bükülmüş olduğumu görmenin telaşıyla, bir kez daha dimdik duruyorum'u gösterme çabasıydı benimki. her zamanki gibi çocukçaydı...
-o değil de, bantları attım, yaralara ne oldu?-

yaralar-dı. Di'li geçmişime aitti hepsi ve benim hala acı-yor- olduklarını hissetme lüksüm yoktu. iltihap toplamış eski yaraların, bugünlerime geçmişten nurtopu gibi düşkırıklıklarını düşük yapmasına izin veremezdim, bu işin sonu kürtaj-dı. aldırdım, bende derin yara açmış, bugünüme doğmasına müsade etmediğim kırık dökük çocuk-luk-larımı...




not. bu blogun tarihi yanlış. bu yazının tarihi de yirmisekizmayısı yirmidokuz mayısa bağlayan gece dördü yirmi geçe.

pencereme süperkahraman konsa mesela.


mini mini ve pencereye konmaya marifetli bir kuşu sınırlı melodisi eşliğinde anlatmaya çalışırken beş yaşındaki o mucize varlığa, bir tek küçük leke içermeyen masumiyetini ve sınırsız hayal gücünü, rüyalarında süper kahramanlar görüp onların varlığına bu kadar kendinden emin vaziyette inanmasını kıskandım. sonra düşündüm, insan ne ara bırakıyor süper kahramanlara inanmayı? ya da inanmakta ısrar edince kafa üstü çakılmamız tam olarak kaç yaşından gün almamıza denk geliyor? hem büyümemekte ısrarcı olup hem de büyük adam olma hevesine sahip olma durumu nasıl bir çelişki arz ediyor? büyük olma yolunda kilometre başına adamlığımızdan kaç kilo kaybediyoruz?

****

bugünlerde feci tepkiliyim hayata. sanki ne yapsam olmayacak gibi hissettirdiği için bana. bazen beni yarattığı şablon kişiliklerle aynı kalıba sokmayı becerebildiği için. artık canımın olmadık zamanlarda çilekli dondurma istememesine sebep olduğu için ve en kötüsü, her gülümseyişimi kendi geçmişimden bir hüzün tavlayacak sonra da onlardan gayri meşru bir huzursuzluk peydahlanacakmış hissiyatına beni bu denli sürüklediği için...

***

bu yazı bende yarım kalmış hissiyatı yarattı. hala gözeneklerimde birikmiş kelimeler var belki ağlasam bir parça tuzla birlikte dökülürler de, ağlarsam rüyama süper kahraman gelmez diye korkuyorum. ( ben hala annemin pembe yalanlarına kanıyorum.)

like dreamers do.


buradan gitmeme kırksekiz saat civarı bir zaman dilimi kalmış gibi davranmıyorum hiç. eşyalarımı henüz yerinden oynatmamak bir kenara, sanki her geçen gün daha çok yerleşiyorum bu eve. "ev" diyorum çünkü şehrin kendisinden epey uzağım. zorunlu olmadıkça dışarı çıkmıyorum, bu da beni bu şehre bağlayan temel öğenin "evimiz" olduğu kanısını güçlendiriyor.
Bir şehirden başka bir şehre yol almanın eşiğindeki bir yetişkinden öte, hayatımda ilk kez büründüğüm, sorumluluk duygusu son derece güçlü bir öğrencinin ruh hali var üzerimde. Neyse, şehre geri dönünce girişeceğim patoloji programından bahsedip daha da sıkıcı olmak gibi bir niyetim yok.
***
Burada olduğum yedi ay içinde kendimi çok daha iyi tanıma fırsatı buldum. Bazen öyle şaşırdım ki...kendi kendimin beni bu derece şaşırtmasına içerlemedim de değil. Hayatın kendisi, idealler, hırslar, yetenekler, yeteneksizlikler, tahammülsüzlükler, aşk, dostluklar, kadınlar ve erkekler... meğer ne düşünüyor, ne hissediyormuşum hepsi burada çıktı ortaya. -İzmir beni tüketti, ben de İzmir'i- derdim hep oradayken. Bir şehirde uzun yıllar yaşamak, hep aynı kalmana, kısır döngüye dahil olmana sebep oluyormuş, aslında buymuş olay. İzmir, benim hep çocuk kaldığım şehir-miş.-buradan büyüyüp kocaman kız olduğum anlamı çıkmasın, yalnızca gözlem yeteneği biraz daha gelişmiş bir çocuk olarak geri dönüyorum o kadar.-
Olaylara, bir takım kavramlara ve çeşit çeşit insanlara bakış açını daha net görebilmek için, hiç tanımadığın bir şehrin ortasında, sırtında binbir türlü sorumlulukla öylece kalman yetiyormuş.
Bazen çok savunmasız olabileceğimi ve bunun gayet insani bir vaziyet olduğunu, aslında kapalı havalardan nefret ettiğimi, izmirde bunu hissediyor oluşumun, karakterimin sırf artistlik olsun diye bana oynadığı bir oyun olduğunu, "gurur" diye tabir edilen hissiyatın benim bildiğimden/inandığımdan çok daha başka birşey olduğunu,insanın aynı anda birçok şeyi yapabilmesi için günün yirmidört saatten daha uzun olması gerektiğini, karşındakine zarar verdiğini anladığın anda bırakıp gitmek gerektiğini, programsız yaşamaya başladığım anda öleceğimi ama aynı zamanda kendime programsız yaşamak için izin verdiğim zamanlarda çizdiğim bütün o keskin sınırların -hayati olan birkaçı hariç- anlamını yitirdiğini burada öğrendim.
Ayrıca, karşına çok ciddi, çok hayata dair, daha önce karşılaşmadığın ve büyüyor olduğuna dair sinyaller veren bir sorun çıktığı zaman, kendini mutlu etmek için, cebinde üç kuruşla, iki buçuk kuruşa renkli şekerlemelerden alıp, buçuk kuruş toplu taşıma araçlarına yetmediğinden binbeşyüz saat yürürken beatlesın herhangi bir şarkısını söyleyerek eve geri dönüyorsan, bu durumdan çıkaracağın basit bir ders var. evet. gerçek sen, bu'sun. diğerleri gibi yeni moda güneş gözlüklerinden, kariyer hedeflerinden, pazarlama stratejilerinden bahsederkenki sen, hayatı kandırdığın nadir anlardan bir kaçı o kadar. Elinde rengarenk şekerlemelerle "like dreamers do" söylerken öbür elinle hayata nanik yapmak kadar da keyifli bir hadise yok.
Burada öğrendiklerimin en önemlisi ise şudur ki, değiştirebildiğin ufak davranış tarzları bir yana, çok karakteristik özelliklerini değiştiremiyosun vesselam... hiç uğraşma, olmadık yere düşmanlık etme benliğine... sırf bu kadar sana dair oldukları için sevebilirsin o çekilmez ruh hallerini. çünkü, daha savaşman gereken çok engel çıkacak önüne - çıkanlar çıkacakların habercisi- ve senin elindeki tek silahın; o başına bela, o üzerine yapışmış, ve farkında olmasan da her ayrıntısında isteyerek yaptığına dair binlerce imza taşıyan, karakterin...

sondanbirinci.


ismi lazım değil, eski blog sayfamı kapatmanın zamanı gelmiş, geçmekteydi lakin iki kelam etmeye mecali kalmamış bünyenin yeniden kelimelerle haşır neşir olması epey zaman aldı, almakta da. yaşanmışlıklarımı biriktirip biriktirip sakladığım odanın, yuttuğum anahtarını kusmam gerek önce. yuttum çünkü zayıflık gibi gördüğümden olsa gerek geriye dönüp bakmamak gibi manasız bir çaba içindeyim ne zamandır. hayır,anatomik olarak insanın arkasına dönüp bakması için eğilmesi gerekmiyor oysa.
"bence korktuğumdan." gibi, eylemi içinde saklı bir özeleştiri cümlesiyle başlarsam, daha çok mu korkuturum kendimi? biraz korksa iyi olur. ayık tutar adamı.
korktuğumdan, çünkü hayatta kendine ya da başkasına hata yapma şansı tanımayan insanın geride kalmış yol ayrımlarına şüpheyle yaklaşması kendisini derin bunalımlara sürükleyebilir. Lakin"hayat" dediğimiz vuk'u da, el kadar kıza yol ayrımları konusunda bu kadar cüretkar davranmamalıydı.
yine önümde, tercih sebepleri kendilerine has yollar var. bu defa kafamın dikine gitmeyip yüz kişiye sordum ve en populer cevapta karar kıldım.
İnsan, başına gelen hadiseleri büyütmeye bayılıyor! Bu insani iç güdüyü bir kenara bırakıp, canımı sıkan katsayıları atıp sadeleştirme yaparsam, aslında benim başıma gelen meselenin, insanlık tarihinde sayısız kere tekrarlanan klişe bir sorunsal olduğu ortaya çıkıyor : Gitmek..? ya da kalmak.
Tanımlamalar önemli. Hayatta kurduğun cümlelere dikkat edeceksin. Onlar ki psikolojine çaktırmadan ama çok kuvvetli etki eder. Örneğin...
Gitmek. Adına "terketmek" dersen sırtına gereksiz yük bindirmiş oluyorsun Velhasıl kendi yazdığın trajedide başrol oynamanın adı melankolidir ve bünyende yarattığı geçici hazdan başka hiçbir işe yaramaz. Haz kısa sürer, sen sahici hayatta havanı alırsın.
gitme mevzusuna gelince,nereden nereye gidersen git, bütün gitmeler ve kalmalar arası mesafe, karar verdiğin an kadardır.

Vitrindeki Van Gogh

Kötü bir rüya gördüğümü söylediğimde, “Sus, sakın kimseye anlatma. Suya anlat. Akıp gitsin” derdi anneannem. Ben de koşa koşa bahçedeki ta...